ME
NU

Tanrı Sevgidir (yeni)






Tanrı Sevgidir 

 

 

Giriş 

Bu sayfalar, kayıtlardan alınmış olup, senin için birkaç saat çöl sessizliği içinde yaşamana yardım edebilecek basit yönlendirici düşüncelerdir. Özellikle de yalnız kaldığında ve sana rehberlik edebilecek kimse olmadığı zaman. 

Bu sayfaları okumanın ruhsal yaşamına yararlı olabilmesi için, biraz zamanının olması ve bu zamanın da sessizlikte geçmesi çok önemlidir:

-          dış sessizliği: Dıştan gelen herhangi bir gürültünün veya başka insanların olmadığı sessiz bir ortam arayacaksın, 

-          gözlerin sessizliği: Açık havada bile olsa, çok fazla hareketli nesnelerin olmadığı bir ortam aramanı öneririm,-           

-          yüreğin sessizliği: Kaygılarını uzaklaştır; eğer aklına yapman için bir şeyler gelirse, bunları bir kağıt üzerine not alarak bir daha da düşünmemeye çalış! 

Bir - iki sayfayı yavaş yavaş oku ve daha sonra kitapçığı kapat, yüreğinde baktığın İlahi Şahsiyet ile birlikte sevgiyle kal ve O’nunla sohbet et, hayaller kur, düşüncene özgürlük ver!

Daha çok şey bilmek için yeni şeyler keşfetmeye çalışma, bunun yerine içinde Rab’be karşı sevginin ve samimiyetinin gelişmesine izin ver! 

Bu sayfalarda mükemmelliği hiç arama! Bunlarda, sadece ... yürek için başlangıç noktaları veya yönlendirici düşünceler bulacaksın!

Peder Vigilio Covi

BABA

OĞUL

KUTSAL RUH

KUTSAL ÜÇLÜ-BİRLİK

Karşılaşma

Kutsal Üçlü Birliğin İkonası - kısa bir yorum

 

 

BABA 

 

Baba olan Tanrı’yla karşılaşmak için O’na bakmak, özellikle de O’nu sevmek için biraz zaman ayıralım. 

Baba Tanrı’yı ilk önce Yaratıcı olarak görmekteyiz. Bu şekilde O’na yaklaşmak daha kolaydır. Nitekim, olağanüstü bir doğaya bürünmüşüz; küçük büyük pek çok şeyle işlenmiş – bizim görme yeteneğimizi aşan, gözlerimizin görebileceğinden daha küçük - bir doğa. Babamız olan Tanrı’nın büyüklüğünün birazını anlayabilmemiz için, bir damla suda olabilecek olanı veya sınırsız uzayda olanı düşünmek yeterlidir. Baba, her şeyi – bir çiçeğin ya da bir böceğin harikalarından yıldızların harikalarına kadar – bizim için hazırladı. 

Dolayısıyla biz, etrafımızda olan her şeye baktığımızda Tanrı’nın bilgeliğini, O’nun büyüklüğünü ve her şeye kadir sınırsız gücünü ‘görmek’ istiyoruz. O’nun bu ‘niteliklerini’ bizim uğrumuza, bizi sevmek için kullandığını da göz önünde tutarak düşüneceğiz. 

İnziva yani sessizlik dönemi boyunca etrafına bakmak için bahçenin veya ormanın bir köşesinde durabilirsin. Bir kiraz ağacına veya bir yaprağa, bir çiçeğe veya bir fidana veyahut da bir dağa dikkatlice bakarak bütün özelliklerini incele. Bunların, ne kadar büyük bir bilgelik ve hayal gücünün ürünü olduğunu düşün. Bunların tümü, seni, Baba’yı övmeye ve hayranlıkla O’na bakmaya, O’na tapınmaya ve şükretmeye yönlendirecektir. Gördüğün yaratıkları Tanrı’nın melekleri yani Tanrı’nın ‘habercisi’ olarak görebilirsin. Bu nesnelere soru sorduğunu hayal edebilirsin, ”Sen ki Baba’mın elleriyle biçimlendirilmişsin, bana O’ndan bahset; O’nun hakkında bir şeyler söyle!” Bu zamana, Baba’mız olan Tanrı’yı överek, kutsayarak ve O’na tapınarak son vereceksin! 

 

Bir adım daha ileri gidelim ve Baba’nın bizlere, Kendisini neden ‘Baba’ diye çağırtmak için, böyle insani bir kelime sağladığını düşünelim! Bu kelime ile bizler, annemizle birlikte bize, yaşam veren kişiyi çağırmaktayız. Tanrı’nın bizlere, kendisini ‘baba’ diye seslenmemizden daha güzel bir çağırma şekli bulamadı!

 

‘Baba’ sözcüğü, bizim için en yakın kişiyi; doğmadan önce bizi sevmeye başlayan kişiyi simgeler. Babamız bizim için beşiği hazırlamış; bizleri, erkek ya da kadın olduğumuzu dahi bilmeden önce, sevmiş; saçlarımızın sarışın mı yoksa siyah mı? Hatta iyi ya da kötü müyüz? Bunu bile bilmeksizin bizleri sevmiştir.

Ne güzeldir ki; Tanrı, bizler tarafından çağrılmak ve sevilmek için bu adı seçti, Baba!...

O halde Tanrı, bizler daha doğmadan önce bizleri düşünmüş Olandır. O’na cevap verip vermeyeceğimizi bilmeden önce bizleri düşünüp sever. Hatta bizi, Kendisine; “teşekkür” edip etmeyeceğimizi bilmeden önce sever.

 

Bir müddet durup, doğayı seyredip, Baba’yı övüp teşekkür ettikten sonra, düşünebileceğimiz en iyi babayı, bizimkinden daha iyi bir babayı ki biz her zaman ona sahip olmayı düşledik... Böyle bir babayı hayal edebilmek için bir müddet duracağız. Bu zaman süresinde, Baba Tanrı’nın bize karşı hayallerimizden daha büyük, daha derin ve sonsuzluğu aşan bir sevgiyi, bir güveni, bir değeri beslediğini düşünelim. 

Göreceğiz ki baba, çocuğu bir oyuncağı kırdığında, tamir edebilendir. Çocuğu hata yaptığında koşabilecek olandır.

Çocuk, eli babası tarafından tutulduğunda, onu korkutabilecek hiçbir tehlikenin olmadığını fark eder. Kendini güvende hisseder ve gerçekten de güvendedir.

Baba Tanrı’nın, bir baba gibi, elini bize uzattığını göreceğiz; elimiz O’nun elindeyken, artık bizim için hiçbir tehlike yok, bizi korkutabilecek hiçbir şey de yoktur.

Aziz Pavlus, “Tanrı bizimle birlikteyse, kim bize karşı çıkabilir?” diye yazmıştır.

Bu yüzden Baba’yı yaratıcı gibi, ama özellikle bizi seven ve hiç kaygı duymaksızın kendisine dayanabileceğimiz ve güvene-bileceğimiz, samimiyetle davranabileceğimiz bir baba olarak görürüz.

Bir çocuk, babasının kollarında hiçbir şey söylemeksizin durabilir. Bu şekilde bizler de Tanrı ile huzur içinde kalabilir ve O’nun kollarında uyuyabiliriz. Nasıl ki, bir baba çocuğunun, kollarında uyumasına sevinirse, Baba’mız olan Tanrı’nın da, kollarında uyumamıza sevindiğini düşünebiliriz. Dua ederken uyusak da bunu bir kötülük olarak saymayalım! Peder Tanrı böyle bir babadır!...

Bundan başka, Peder Tanrı, fikirlerimizi ve davranışlarımızı düzelten kişidir; buna ihtiyaç varsa. Çünkü O, bizi sever, bizden daha ilerisini görür ve bizim için en iyi yolun hangisi olduğunu bilir; o yöne doğru bizi yönlendirir. Bu yolları bizim görmemiz gerekmemektedir. Biz, kendimizi O’na yakın tutup, O’nu izleyeceğiz; bu bize yeter. Çünkü Baba, oğuldan daha büyüktür. 

Tanrı’yı bir isimle çağırmamaktayız. Çünkü O’nunla aynı eşitlikte bulunmamaktayız; ama daima evlatlarız ve bir evlat, babayı asla adıyla çağırmaz, onu her zaman ‘baba’ diye çağırır.

Aynı şekilde biz de Tanrı’yı hep ‘Baba’ diye çağırmaktayız. Bu isim, O’nun bize karşı aldığı ‘yerin’ ismidir! Bu isim bize, O’na muhtaç olduğumuzu ve O’na karşı samimiyetle davranabilmemizi hatırlatır, aynı zamanda O’na da bizimle olan sorumluluğunu hatırlatır. O bizleri, bazen ya da sık sık kötü olsak bile, sevmeye söz verdi! Her ne kadar biz, ‘Baba’ ismiyle Tanrı’ya, O’nun bizi sevmesinin ve sevgisinin başlangıç noktasının bizde değil, kendi iyiliğimizde de değil, ancak ve ancak O’nda bulunduğunu hatırlatmaktayız. Tanrı’nın bize karşı olan sevgisi; bize, kim olduğumuza ve yaptıklarımıza bağlı değildir. O, sevgi Ruh’u olduğu için, bizi daima sevmektedir. İsa, ”Baba, güneşi hem kötüler üzerine, hem iyiler üzerine doğurur; yağmurunu hem doğrular üzerine, hem doğru olmayanlar üzerine yağdırır” diyor. Tanrı’ya, insanların davranışlarına bağlı olmadığı için kutsal diyoruz.

Tanrı, sadece kendisini seveni sevmez. O, kutsal olduğu için sever. O, Sevendir, ve her sevginin kaynağıdır.

O’nun davranışı bizimkinden farklıdır! Herhangi biri, bizi kıracak bir davranışta bulunursa, doğal olarak kendimizi, ona bu davranışı iade etmek zorunda hisseden duygular içinde buluruz. Bu şekilde, sadece sevmeye devam eden Tanrı’dan etkilenmek yerine, bizi kırmış kimselerden etkilenmekteyiz. Tanrı gerçekten kutsal Olandır, çünkü bizden “etkilenmemektedir”, O’nun sevgisi davranışlarımıza; hatta Kendisine karşı olan davranışlarımıza bile “bağlı” değildir. Nitekim Tanrı günahkârı da sevmektedir. Tam da; günahkârı sevdiği zaman, bize sevgisinin büyüklüğünü göstermektedir ve kanıtlamaktadır! Peder, Oğlunu bizler daha günahkârken dünyaya gönderdi!

O, bizi böyle sevdi ve böyle sevmekte.

Çocuğa karşı olan başka davranışlarını da keşfetmek için, bu mükemmel babaya bakarak, sessizliğin bu zamanında devam edelim; bu davranışların, Baba Tanrı’da da var olduğunu keşfedeceğiz!

Baba Tanrı’nın karşısında daima büyük bir güven, büyük bir samimiyetin içerisindeyiz; İbranilere mektupta yazıldığı gibi, “Kayra tahtına tam bir güvenle yaklaşalım!”.

 

***

 

Baba Tanrı’yı, yaratılıştan ve babamızla yaptığımız tecrübeden tanıdık; bunların ötesinde bakışımızı İsa’nın etkili yardımıyla yöneltebiliriz. O, Baba ile yaşamaktadır ve O’nu mükemmel bir şekilde “gördü”. O, Baba’yı bazı doğrulamalarla, kendi Şahsiyetiyle (“Beni görmüş olan Baba’yı görmüştür), bazı benzetmelerle göstermekte; ayrıca İsa, Baba ile olan ilişkisini, duasını bize işittirerek tanıtmaktadır.

Özellikle, “Kaybolan oğul” olarak bilinen; ama daha iyisi “Sadık Baba” denebilen benzetmenin üzerinde duracağız. (Lk 15)

Bu benzetmede İsa, bize Baba’yı; acı çekmeyi, beklemeyi, kabul etmeyi, affetmeyi bilen, kutlamayı  ve sevinmeyi bilen bir baba olarak tanıtır!

 

Baba! Seni ben, beni seven bir baba olarak tanıyorum! Senin sevgin hep yenidir! Sen bir evladın sana dönmesinden mutlusun! Sana, sevinç duyma fırsatı vermek istiyorum! Ve senin yüzünün üzerinde parlayan sevinç, benim de yüzüme yansıyacaktır! Kutsal Baba, teşekkürler sana!

Baba, senin hakkında bilebileceğimiz, bir kum tanesi gibi, terazi ile tartılamayan toz gibidir: 

 

Sen Sonsuz ve Ebedi Olansın, sınırsız Sevgi’sin!

Eğer sen, kendin hakkında bir şeyi göstermek istersen,

“Ben bunu biliyorum! Ben bunu keşfettim” diyemeyen

ve yapmak için de araçları olmayan kişiye gösterirsin.

Sen kendini, küçüklere ve alçakgönüllülere gösterirsin.

Bilgililer ve zekilerden ise kendini saklarsın.

 başa dön

 

 

OĞUL

 

 

Şimdi, Oğul’u yani İsa’yı gözlerimizin önüne getirelim. O’nu sevebilmemiz ve O’nun tarafından sevilebilmemiz için, O’nunla birlikte bir süre hoş vakit geçirelim! Bize, İsa’ya bakmak, Baba’ya bakmaktan daha kolay gelecektir; nitekim Baba’yı kimse gör-memiştir. İsa ise, O’na tanıklık edip O’nun hakkında çok şey anlatmış olan havariler tarafından görülmüştür.

Bunun için İncil’in, İsa’yı tasvir eden olaylarından birini veya bir başkasını görüp onlarla özdeşleşmek bizim için yeterli olacak.

 

İşte birkaç örnek:

İsa'nın küçüklüğüne, Çocuk olan İsa’ya bakalım. O, her şeye muhtaçtır. O, dünyanın Kurtarıcısıdır; yine de Meryem, O’nun kundak bezlerini yıkamalıdır; O, dünyanın Kurtarıcısıdır; yine de O’na, yürümeyi öğretmek gerekmektedir! Bizim düşüncemize göre bir şeyler gerçekleştirmek için, güçlü ve yetkili olmamız; konuşma ve kendimizi hissettirme yeteneklerine sahip olmamız gerek-mektedir. Dünyanın Kurtarıcısı ise hiçbir şey söylememektedir. Bununla beraber O, şimdiden meleklerin, çobanların, Simeon ve Anna’nın, Yıldızbilimcileri’nin, belki daha pek çok insanların da sevincidir. Henüz hiçbir vaazda bulunmamış, henüz hiçbir mucize gerçekleştirmemişken, hiçbir organizasyon yapmamışken, yine de O, dünyanın Kurtarıcısıdır.

Bu gerçeklikten şunu anlamaktayız; O’nun vaazları değil, söyleyecekleri de değil, O’nun kendi kişiliği yani İsa’nın kişiliği önemlidir! Bundan, İncil’i okuyabilmemizden veya okuma kabi-liyetimizden, hatta bütün Kutsal Yazıları ezbere bilmemizden değil, sadece İsa’da ve İsa ile yaşamaktan doluluğumuzu his-setmekteyiz. O, dünyanın Kurtarıcısıdır!

 

Sessizliğimiz süresince İsa'yı seyretmek için duralım. Beytle-hem’deki ahırda veya Nasıra’daki ailede O’na bakabiliriz; O’nu, bebek, sonra da çocuk olarak ve Yusuf ile birlikte çalışan bir genç olarak görebiliriz. O, çivileri çakıp veya söküp yerleri süpürürken, müşterilerle ilgilenip birkaç iş yapmak üzere evlere gittiğinde, kendisi dünyanın Kurtarıcısı olduğunu bilmektedir. O, yine de otuz yıl boyunca bu dünyada gizli olarak yaşamaktadır.

 

Şimdi, İncil’deki başka birkaç olaya bakalım: Örneğin, İsa göl kenarında yürürken iki balıkçıyı görüp çağırıyor, sonra, yine iki balıkçıyı daha. Onları, çok büyük bir iman eylemi ile çağırıyor. Çünkü onlara, “İsterseniz benim ardımdan gelin” demiyor; onlara, “Benim ardımdan gelin” diyor (Lk 4,18–22).

 

İsa, nereden geldiğini ve sözlerinin de Baba’dan kaynaklandığını bilmektedir. Çünkü O, Baba ile birlikte kalmaya ve sadece O’nun isteklerini yapmaya alışmıştır. Buna, birkaç “pratik yapma” günleri ile yani bir kırk günlük “çöl yaşamı” ile alışmıştır. İsa için “bu çöl yaşamı”, tek başına Baba ile kalmaya bir alıştırma olmuştur.

İsa, o “çöldeki kırk gün” boyunca, sadece Baba’nın sesini dinlemek için, O’ndan başka sevecek ve konuşacak hiç kimseye sahip olmamak için, Baba ile tek başına kalmıştır.

Baba Tanrı ile tek başına kalan İsa, sadece Baba’nın yüreğine, sadece O’nun isteğine bağlı olmaya kendini alıştırmaktadır. Öyle ki kalabalığın içinde olduğunda ve etrafında pek çok insan tarafından sarılıp itileceği zaman bile İsa, insanların etkisi altında kalmayacak, bu zamanlarda bile O, Baba’nın isteğini, O’nun arzularını anlamaya çalışacaktır.

 

Farklı insanlarla beraber olmak, İsa için, sadece farklı şekilde hareket edebilmeye bir fırsattır. Hem tüm eylemleri, hem de bunların tüm yaşanma şekli için İsa, kendisini “etkilemesi” için, sadece Baba’ya izin verecektir.

Bunu defalarca görmekteyiz. Örneğin, İsa, çölde bulunup herkese yemek verdiği zaman, bunu yapmadan önce gözlerini gökyüzüne çevirerek Tanrı’yı kutsamıştır. Lazarus’un mezarının önünde bulun-duğu zaman kalabalığa değil, hatta Marta’ya da değil, sadece Baba’ya kulak vermiştir.

Aynı şekilde, arkadaşlarının çatıdan indirdiği felçlinin önünde İsa, insanların hareketleri ile kendisinden istediklerini yapmamıştır. Bunun yerine O, o an için Baba’nın istediğini gerçekleştirmiştir: Felçli için en önemli şey, Tanrı ile barışmaktan gelen yüreğinin sevincine ulaşmaktır! İsa ona, “Günahların bağışlandı!” demiştir. O, öncelikle yüreğe bakmıştır. İsa, bir insanın gerçekte neye ihtiyacı olduğunu görür. O felçli, iyileşip yataktan kederle dolu bir yürekle kalksaydı, bu neye yarayacaktı? Bu tür keder, çok sağlıklı ama kendisi ve başkalarıyla barış içinde olmayan insanlarda bulun-maktadır. Bu insanlar, kendilerini iyi hissetmemektedirler. Çünkü Tanrı’nın önünde onları engelleyen bir şeyler var, yani bir günah vardır. Bundan, sağlıklı olmanın en önemli şey olmadığını anlıyoruz. Bundan daha iyi bir şeylerin olduğunu anlıyoruz. İsa, Baba’nın, felçlinin yüreğine sevgi ve sevinci verebilme arzusunu görmüştür ve böylece, her şeyden önce, onu affetmiştir. Daha sonra O, bunu yapma yetkisinin var olduğunu göstermek için, felçliyi iyileştiriyor. İsa iyileştirmeyi tümden ikincil şey olarak gerçekleştirmektedir. Bunu yaparken, insanların bakışlarından ya da düşüncelerinden değil, Baba’dan etkilenmektedir.

İsa, tek başına kalabilecek biridir.

 

İncil’in bir başka anlatısına bakalım; İsa, bir ağacın üzerinde oturmuş olan Zakkay adında bir adamı görür, hemen aşağı inmesini ve kendisini, evinde misafir etmesi için çağırır. İsa, o an tuhaf bir şey görür; kendisi O kadar kalabalık bir insan kitlesiyle çevrilidir ki, O’nu, ilgileriyle yiyeceklermiş gibi davranırlar ve O’na çok büyük bir sevgi gösterirler... Ama İsa, hırsızlık yaparak geçinen Zakkay’a sevgi duyar duymaz bir anda yalnız kalır. Bu insanların, hırsıza duyduğu soğukluk ve nefret İsa’nın üzerine düşer. Öyle ki O, bir hırsızla kızgın bir kalabalık arasında tek başına bulunmaktadır. İsa anlıyor ki, o kalabalık – belki de aynı şey bizim başımıza da gelebilir... – O’nu sevdiklerini söylemektedirler; ama O’nun yaptığını onaylamamaktadırlar. Bu, gerçek bir sevgi değildir! Birini sevdiğimizi söylerken, onun yaptıklarını kötü yargılarsak, aslında o kişiyi sevmemekteyiz!

İsa, yalnız kalmıştır. Kalabalığın söylediklerini önemsemiş olsaydı, Zakkay’ı yüreğinde kabul etmeyi beceremezdi. İsa, o hırsızı sevmeye yetenekli oldu, çünkü Baba’nın yüreğine sürekli olarak bağlı kalarak, O’nun, o hırsızı sevdiğini görüyordu.

 

Bu olayı, İsa’nın, Zakkay’ın Baba’ya dönüşü ve tövbesinden hissettiği sevincine kadar tasarlayabiliriz.

 

***

 

Rab’be, Kafatası - İbranice Golgota - denilen yerde iken sevgi ile bakalım. İki kişi, en azından yüzeysel şekilde, İsa’nın aynı durumunu yaşamaktadırlar; üçü de haçta, İsa da ortalarında bulunmaktadır. İsa, dünyayı ikiye bölüyormuş gibidir; bir tarafta İsa'yı Tanrı’nın Oğlu olarak kabul edenler, diğer tarafta O’nunla alay edenler var.

Hırsızlardan her ikisi de şu ismi kullanmaktadır, “Tanrı’nın Oğlu”, fakat onlardan birisi, “Tanrı’nın Oğlu”nu söyleyerek hala kendini düşünmektedir; nitekim, “Eğer Tanrı’nın Oğlu isen, beni aşağı indir!” diye devam etmektedir.

Aslında o, İsa'nın gerçekten Tanrı’nın Oğlu olduğuna inanmıyor, çünkü O’nu ciddiye almıyor. “Eğer Tanrı’nın Oğluysan, haçtan in ve beni de indir!” diyor. O, Tanrı’nın Oğlu’nun durumunu ve O’nun kararını olumsuz gibi yargılamaktadır. Öbür hırsız ise, “Eğer sen Tanrı’nın Oğluysan, benim de seninle gelmemi sağla!”. “Eğer sen Tanrı’nın Oğluysan ve bununla birlikte bu durumda bulunmaktaysan demek ki Tanrı, seninle aynı durumda bulunan beni de sevebilir. Sen, Tanrı’nın Oğlu’sun, bununla birlikte bu kadar çok acı çekmektesin; buna rağmen huzur içerisindeysen; bu, senin huzurun bana da gelebilir demektir”.

Bu hırsız İsa'yı ciddiye alıyor ve O’nun, Tanrı’nın Oğlu olduğuna, bunun için, o ölüm durumunda bulunduğunda bile, Baba tarafından sevilmiş olduğuna inanıyordu.

Bu olay sayesinde İsa, dünyada var olan bölünmeyi ortaya koymuştur. Bugün de bu durum aynen gerçekleşmektedir; İsa’yı ciddiye alanlar da var, O’nu hor gören ve alay edenler de var.

 

Bir saatlik sessizlikte kalarak, bu olaylardan birini göz önüne getirebilirsin ve buna sevgi ile bakabilirsin.

Gördüğümüz şahsiyetlerin herhangi biriyle özdeşleşeceksin, İsa’ya tapınacaksın. Yeni buluşlar yapman önemli değil, İsa’nın kendisi tarafından sevilmene izin verip O’na karşı olan sevgini yenilemen önemlidir!

O’na, O’nu sevdiğini söyle, “Beni sevdiğin için, İsa, sana teşekkür ediyorum! İsa, seni seviyorum!”

 başa dön

 

KUTSAL RUH

 

 

Kutsal Ruh’a sevgi ile bakmak için bir süre duralım! Bizler artık O’nun mabediyiz! Kutsal Ruh’u hiç kimse, ne görmüştür ne de görebilir. Hiç kimse O’nu tutamaz! Çünkü O, rüzgâr gibidir. Hiç kimse O’na dokunamaz çünkü O, alev gibidir! Kutsal Ruh’u, ruh olmasına rağmen ve bunun için İsa gibi insan olmamasına rağmen, O’nu çok iyi tanıyabiliriz. Özellikle Kutsal Ruh, “ruh” olduğu için, O’nun içimize girmesine, bizimle kalmasına izin verebiliriz.

 

Kutsal olmayan diğer ruhlardan ayırt edebilmek için, biz O’nu “Kutsal” Ruh olarak adlandırıyoruz. Bir ruh nedir?

İnsanın ruhu, insanı hareket ettirendir; onun davranışlarına, onun Tanrı’yla ve diğer insanlarla olan ilişkilerine, onun geçmişi ile ilgili olan düşüncelerine, onun geleceği ile ilgili olan tasarılarına, onun nesnelere karşı olan tavırlarına egemen olandır, onun yaşamını etkileyendir.

 

Bunu birkaç örnek ile ifade edebiliriz: Alış veriş yapmaya gitti-ğimizde farklı davranışlarda bulunabiliriz. Kimi kendini, sadelik, fakirlik ruhuna yönlendirmeye izin vererek, daha iyi şeyleri arama-dan, buldukları ile yetinmektedir; başkası kendini memnuniyetsiz bir ruha veya cimriliğin ya da boş gösterişin ruhuna bırakabilir. En basit şeyleri yaptığımızda bile, bir ruh mutlaka vardır. O, daima Kutsal Ruh değildir; ama yine de bir ruhtur. Bunlar da; fedakarlık ruhu, fakirlik ruhu, sevgi ruhu, sabır, itaat, dua ruhu ya da boş gösteriş, öç, yüzeysellik, eleştiri, iffetsizlik, kıskançlık, alaycılık... ruhu olabilir.

 

Bazı ruhlar vardır ki onların, bizimle yaşayan insanların içlerinde daima bulunmalarını arzu ederiz. Bazılarını ise hiç bir zaman görmek istemeyiz; maalesef bizler, onların içimizde yaşamalarına bazen izin vermekteyiz; ama böyle olmamalı, çünkü onlar diğer insanlarla aramızda güvensizlik ve bölücülüğün ürününü yaratırlar. Öyle ruhlar var ki, kötü olmayan yerde de kötülüğü gördürürler ve insanların içinde bölünme yaratır, Tanrı’yı överek ve şükrederek, O’nun önünde kalma kabiliyetini engeller, tasaya ve yürek sıkıntılarına kadar korkuları yaratır, bazen fiziksel sonuçlara da götüren ruhsal ve psikolojik hastalıklara neden olurlar.

 

Eğer hiç kimse Kutsal Ruh’u göremezse, O’nun nasıl olduğunu nasıl bilebiliriz? İçinde Kutsal Ruh’u tamamıyla yaşatan bir tek kişiye sevgi ile bakabiliriz ve bu kişinin kendini yönetmeye, çeşitli durumlarda, hangi ruha izin verdiğini görebiliriz. Bu kişi İsa’dır.

İsa’da, hayatın her anında, Kutsal Ruh vardır. O’nda, her şeyden önce dua ruhunu - sürekli olarak Baba ile birlikte kalmakta -, itaat ruhunu - Baba’nın yaptığını gördüğünün dışında hiç bir şey yapmamakta ve Baba’nın gösterdiğinin tümünü yapmakta - olduğunu görmekteyiz. İsa'da sevgi ruhunu ve aynı zamanda kararlılık ruhunu da görmekteyiz. O, insanların etkisi altında kalmamaktadır. O, sarsılmaz ve kalıcıdır. O’nda sabır, fakirlik, sadelik... ruhunu görmekteyiz.

Bu ruhları bir kristalin yüzeyleri gibi düşünebiliriz. Bir kristali farklı şekillere çevirebiliriz, her şekilde de farklı yüzlerini görebiliriz, fakat kristal tektir. Ruh için de aynısı olmakta; O, kendisini bazen dinleme ruhu olarak, bazen dua ruhu, bazen de katlanma, itaat ruhu, bir başka zaman da teselli, sevgi ya da kararlılık ruhu olarak gösterebilir... Fakat O, her zaman Kutsal Ruh’tur! Sadece,  O’nun, İsa’nın hayatının ve bizim hayatımızın da çeşitli durumlarında, kendini gösterme şekilleri değişir.

 

***

 

Hiç kimse Kutsal Ruh’u görmemiştir; ama O’nun hakkında bir şeyler bilmekteyiz. O, kendini güvercin şeklinde göstermiştir. Güvercin bir kuştur! Bir kuş uçtuğu zaman her şeyi yükseklerden görür. Bir dağa çıkıp, köylere yüksekten baktığımızda buralar, içlerinde geçirdiğimiz zamanlardan daha farklı bir şekilde görünmektedir: Nesneleri uzaktan görüyoruz; onlardan yararlansak da kendimizi onlardan ayrılmış gibi hissederiz.

Kutsal Ruh bizi sanki bu dünyadan değilmişiz gibi, bu dünyada oturtmaktadır; tıpkı kuşlar gibi; bunlar dünyada oturmaktalar fakat dünyadan ayrılmışlardır.

Aziz Pavlus, Korintoslulara birinci mektubunda şöyle söylemektedir, “Bundan böyle, karısı olanlar yokmuş gibi yaşasın; yas tutanlar yas tutmuyormuş gibi, sevinenler sevinmiyormuş gibi, satın alanlar bir şeyleri yokmuş gibi, dünya varlığını kullananlar hiç kullanmıyormuş gibi yaşasın. Çünkü bu dünyanın görünüşü geçip gitmektedir” (1Kor 7,29 - 31).

İçimizde, bu özgürlüğü yaratan Kutsal Ruh’tur. Bu şekilde O, Baba’ya ve Oğul’a sürekli olarak bağlı kalmamızı sağlar. Kutsal Ruh’u kabul ettiğimiz zaman bizler de bu tecrübeyi yaşarız: Dünyada kalmaktayız ama aynı zamanda dünyadaki şeylere bağlı olmayız. Sevincimiz, bu dünyadaki sevinç değil de, adlarımızın göklerde yazılı olmasını bilmemiz olacaktır. O halde acılarımız da son gerçek değildir. Çünkü biliyoruz ki aslında adlarımız gökyüzünde yazılıdır. Tıpkı bir fincan kahvenin dibindeki şeker gibidir. Eğer karıştırırsak kahvenin tümü tatlanır! Acılarımız için de aynı olmakta; eğer biz bunlarla bu temel gerçekliğiyani, adlarımızın göklerde yazılı olması gerçeğini - karıştırırsak, artık acının ağırlığı kalmaz. Tanrı’nın Ruh’u içimizdeyken, biz acı çekmiyormuş gibi acı çekmekteyiz.

Güvercinlerin bir alışkanlığını daha gözledim; onlar, iyi niyetli olanların kendilerine yaklaşmasına izin verirler, fakat birinin kendilerine zarar vermek istediğini de hemen fark ederler. Onlar çok uyanık ve dikkatlidirler. Tanrı’nın Ruh’u, uyanık kalma ve dikkat etme Ruh’udur. Kutsal Ruh’u olan bir kişi, kötülüğü ve kötülüğün sebebi olabilecek durumlara yaklaşamaz. O, Kutsal Ruh’u, yani gerçek, iyilik, kabul etme ruhunu taşıyan kişinin, kendisine yaklaş-masına izin vermektedir.

 

***

 

Kutsal Ruh kendini diğer şekillerde de gösterdi; Pentekost günü ateşe benzer diller gibi. Burada iki tasvir görmekteyiz: Dil ve ateş. Dil, bizlere içimizdeki olanı ifade ettiren, düşündüklerimizi söylettiren bedenimizin uzvudur.

Tabi ki dil, yalnız olduğumuzda veya denizin ya da çölün ortasında iken değil, başkalarıyla birlikteyken yararlıdır. Dil, bize iletişim kurdurur, başkalarıyla birlikte oldurur. Ruh da, başkaları uğruna ve başkalarıyla birlik içinde olabilmemiz için, içimizdeki olanı ifade ettiren dil gibidir; ama bizlere, içimizdeki her şeyi değil de sadece, içimizde ateşten arıtılmış olanı ilettirir. Eğer içimizde kötülük varsa, Kutsal Ruh bunu bizlere ilettirmez; O bize, sadece Tanrı’nın ateşinden arıtılmış düşünceleri iletmemize izin verir.

Ayrıca, Kutsal Ruh, kendini bize dil görümünde göstererek, Tanrı’nın büyük işlerini ilan ettiren olarak tanıtır. Tıpkı O’nu aldıktan sonra havarilerin yaptıkları gibi. O, bizim Tanrı hakkında korkusuzca konuşmamızı sağlar.

İçimizde oturan Kutsal Ruh değil midir? Oğul değil midir? Ve Oğlun olduğu yerde oturan, Baba değil midir? Kutsal Ruh, diğer insanlara da Tanrı’nın bizlerde ne yaptığını, O’nun bizim için ne olduğunu iletmemizi sağlar. Ve Tanrı’nın başkaları için yaptıkları, bizim için de sevinçtir. Kutsal Ruh daima bize, içimizdeki her iyiliği ve Tanrı’dan gelen her şeyi dile getirmemizi sağlar.

Bir kişi ile Tanrı’dan bahsettiğimiz zaman, O’ndan iyi konuş-tuğumuz ve O’nu övdüğümüz zaman ya da bir başkası ile dua ettiğimizde, bu insanlarla aramızda güçlü bir bağın doğup büyü-düğünün farkına varabiliriz. Kutsal Ruh çok güzel bir uyum, derin bir birliktelik yaratır ki bundan daha büyüğü olamaz; Baba ile Oğul arasındaki de aynı birlikteliktir!

Ateşe benzer diller! Ateş, açık renkli, ışıklı ve belli. Kutsal Ruh da bizi, açıkça, yüreğe dokunan ve diğerlerine de ışık verenyani, tıpkı ateşin ışık verdiği gibi - sözlerle konuşturur.

 

Pentekost günü Kutsal Ruh, havarilere başka bir şekilde de kendini gösterdi. Onlar, hiç anlamadan yeni dillerde konuşurlarken, diğerleri, nasıl olduğunu bilmeden, bu dilleri anlıyorlardı.

Günümüzde de zaman, zaman Kutsal Ruh, şu armağanı insanlara veriyor: Tamamen karşılıksız, zekanın memnuniyetinin ödülünü almadan bile, anlamsız seslerle veya melodilerle Tanrı’yı övdürüyor.

Kutsal Ruh gerçekten birlik ruhudur. O, bizim birlik içinde olmamızı, hatta sözler olmadan bile, birbirimizi anlamamızı sağlayandır. Şu hikayeyi okudum: Aziz bir keşiş, onun dostu olan başka bir aziz keşişi ziyaret etmeyi arzu etmiş. Çünkü uzun seneleri ondan uzakta geçirmiş. Karşılaştıkları zaman birbirlerinin önünde diz çökmüşler ve bütün geceyi, bir tek söz söylemeksizin, öyle geçirmişler. Güneş doğarken bu iki dost ayağa kalkmış ve yeniden ayrılmışlar. Öğrencileri büyük bir hayret içinde kalmışlar. Çünkü onların aziz hocaları bir tek söz bile konuşmamışlardı! Gerçekten buna gerek yokmuş çünkü Kutsal Ruh, onlar arasında en önemli olanı iletmişti! Her biri, ötekinin Tanrı’da yaşadığını anlamıştı. Bu, anlaşılması gerekenlerin en önemlisi idi.

 

İsa tarafından sunulan, Kutsal Ruh’un başka tasvirlerinden birine daha sevgiyle bakalım: Rüzgar.

Rüzgâr, istediği yere eser. Hiç kimse onu göremez, fakat sesini duyar. Kutsal Ruh’u da kimse göremez; ama O’nun var olduğunun, çok belli bir şekilde de farkına varabiliriz!

Kutsal Ruh’u hapsedemezsin, kendi malın olarak sahiplenemezsin, fakat sürekli, O’nda dalmış halde kalabilirsin. O’na, seni eğmesine izin verebilirsin. Rüzgara kendisini eğmesine izin veren şey, yaşamaktadır ve yaşayıp kendi ödevini gerçekleştirmeye devam etmektedir. Oysa kendisini rüzgara karşı koyan şeyler, kırılabilir. Tıpkı ağaçların kuru dallarına olduğu gibi; bunlar kırılır ve atılır.

Kutsal Ruh, bir açıklığın bulunduğu yere girebilen rüzgar gibidir; bu açıklık, çok küçük olsa da, rüzgarın girebilmesi için gereklidir!

 

***

 

İsa tarafından kullanılan başka bir tasvir de kaynaktan fışkıran saf su: “Bana iman edenin bağrından yaşam veren ırmaklar akacaktır” (Yuh 7,38). İsa bunu, Ruh’tan bahsederek söylüyordu. Kaynak suyu, kuyu suyundan farklıdır. Kaynak suyu, daima taze ve serin akan bir sudur. Bu gün akan yarın akacak olanla aynıdır, bununla beraber daima farklıdır da. Uzunca bir süreyi karşısında geçirip, onun güzelliğini yorulmaksızın seyredersin ve sevinçle de onu içersin!

Sessiz bir zamanında dağların arasındaki bir dereye varabilirsin ya da onu tasavvur edebilirsin; suyun duruluğunu, saydamlığını görebilirsin. Kaynak sularında, saflığı ve şeffaflığı görmekteyiz: Kutsal Ruh, gerçeğin, açıklığın ve içtenliğin Ruh’udur. O, yeniliğin de Ruh’udur.

Eğer Kutsal Ruh’u içimizde taşırsak, hiç kimse bizimle birlikte kalmaktan yorulmaz ve de bıkmaz, tıpkı hiç kimsenin kaynağa bakmaktan yorulmadığı gibi! Kutsal Ruh’u içinde taşıyan bir kişi ile sadece bir saat veya bir gün değil de, onunla yıllarca seve, seve kalırsın. Çünkü Kutsal Ruh daima yenidir ve yeni şeyler yaratabilir. Kutsal Ruh hiç yaşlanmaz ve bizim de yaşlanmamıza izin vermez, tam tersine, bizim daima genç kalmamızı sağlar. Bizler, kendilerini Ruh tarafından yönetilmeye ve O’nun tarafından doldurulmaya izin veren yaşlı insanlar görürüz: Bunlar, genç gözükür ve hiç ölme-yecekmiş gibi görünürler.

Bize, Kutsal Ruh’u tanımamızda yardım edebilecek daha pek çok görünüm vardır. Şimdilik bize güvercin, ateşten diller, rüzgâr ve suyun tasvirleri yetmektedir.

 

Sahip olduğumuz zamanlar boyunca Kutsal Ruh’la birlikte kalalım. Bu tasvirlere bakarak, O’na şunu söyleyelim, “Şükürler olsun sana, çünkü sen içimde ve dışımdasın. Şükürler çünkü sen içimde yaşı-yorsun ve çünkü ben, senin içinde dalmış olabilirim! Beni sar ve seninle doldur, beni değiştir, gençleştir, beni aydınlat, dudaklarımı, övgü ve şükran sunabilmem için, aç!” 

başa dön


 

 

 

Kutsal Üçlü Birliğin İkonası                                                         Andrej Rublev, 1411 (Civarı)

 

 

 

 

KUTSAL ÜÇLÜ-BİRLİK

 

 

Peder’e, Oğul’a ve Kutsal Ruh’a teker teker bakarak mutluluğun tadına vardık, fakat Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’un birlikte nasıl yaşadıklarını görmedik.

Onlar; üç şahıs, birbirlerinden ayrı, fakat birlik içerisinde yaşa-maktadırlar. Birlikte nasıl kalabildiklerini ve aralarındaki ilişkiyi bilmek bizim için çok önemlidir.

 

Önümüzde bulunan tablonun yardımına başvuralım: Bu tablo, Rusya’dan geliyor ve beş yüz yıl önce bir keşiş tarafından yapılmıştır. Doğulular için tablolar yani ikonlar, büyük anlam taşır. Çünkü Tanrı’nın mevcudiyetinin bir işaretidirler. Ne zaman bir kişi, böyle bir tablo yapıyor ya da onu sadece restore ediyor ise, uzun bir süre oruç tutarak dua etmektedir ve resim yaptığı süre boyunca, onun yanındaki diğer kimseler de, başka şey yapmadan, dua etmektedirler. Bunun için bu resimler - ikonlar birer ressam fantezisinden değil; duadan, Tanrı ile olan ilişkiden, O’nun huzurunda olan bir yaşamdan ve Kilise’nin Geleneklerine olan itaatten doğmuşlardır.

 

Bu ikonayı yapmış olanın ilk niyeti; bizlere meşenin altında İbrahim’i ziyaret etmiş olan üç meleği göstermektir. Sofrada olan kupasında, İbrahim’in onlara ikram etmek için kestiği dananın başı bulunmaktadır. Bunlar üç melektir: Melek sözcüğü ‘haberci’ anlamına gelir; demek ki ikonadaki şahsiyetler bize Tanrı’dan bir mesaj getirmektedirler.

Onlar, Tanrı’nın melekleri yani O’nun habercileridir. Onların imajları bize, bu dünyada hiçbir zaman göremeyeceğimiz, Tanrı ile ilgili bir şeyi bildirmektedirler. Peder’i ve Ruh’u bu dünyada, kimse, hiç bir zaman, ne görmüştür ne de görecektir.

 

Eğer Onlar, bu ikonada melekler gibi gösterilmişlerse bunun içindir ki Onların resmedilmiş şekli, bizlere bir şeyler öğretebilir. Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’un nasıl birlikte yaşayabildiklerini görmek için, bu figürlerin birkaç özelliğini ve ayrıntılarını inceleyelim. Bizler için ikona değil de; birlikte yaşadığımız Tanrı’nın Kutsal Üçlü Birliği önemlidir.

Sol taraftaki resmedilmiş olan figür bize Peder’i, ortadaki Oğul’u, sağ taraftaki Ruh’u gösteriyor.

 

***

 

Resmedilmiş olan figürlerin hareketlerini inceleyelim: Peder dimdik, sağ eli Oğul’a doğru küçük bir işaretle yöneliktir; Oğul, Baba’nın bu işaretine bakarak, onu kabul ettiğini göstermek için başını eğiyor. Aynı zamanda Oğul, takdis eden eliyle kupayı gösteriyor; ayrıca elinin bu hareketi bizim dikkatimizi Ruh’a doğru yöneltmektedir.

Sanki, “Evet, Baba’nın isteğine ve Oğul’un cevabına destek verip onları yerine getiriyorum!” demek için Ruh, elini masanın üzerine koyuyor.

Baba’nın hareketi Ruh’ta huzur bulur, fakat Ruh’tan geri dönen bir hareket başlamaktadır. Nitekim Ruh, Baba’ya ve Oğul’a doğru tamamen eğilmekte, bu şekilde dönen hareket devam etmektedir.

Baba, isteğini Oğul’a göstermektedir. Oğul, “Benim yemeğim, beni yollamış olanın isteğini yerine getirmek ve onun eserini tamamlamaktır”, “...Kendiliğimden hiçbir şey yapmadığımı, Babamın bana öğrettiklerini söylediğimi anlayacaksınız”, “Ancak benim isteğim değil, senin isteğin olsun”.

Ruh da, Tesellici Ruh olarak; Baba’nın isteğini yerine getirinceye kadar, Oğul’a destek, teselli ve yardım etmek için O’nun yanındadır.

 

Sonra da, bu hareketleri kendimiz için işaretler olarak görebiliriz! Baba’nın Oğul’a doğru uzanan eli bizlere; “Sevgili Oğlum budur; O’nu dinleyin” diyen sözünü hatırlatmaktadır. İşte, Baba bize Oğul’u gösteriyor. Dikkatimizi kendi üzerine değil, Oğul’un üzerine çekiyor ve Oğul’un üzerine derin derin düşünmemizi; O’nu dinlememizi istiyor. Baba’nın bu büyük alçakgönüllülüğe; kendi Oğlu için hissettiği bu büyük değerine hayranlıkla bakabiliriz. Peder’in elinin hareketi havari Pavlus’un sözünü de aklımıza getirmektedir: “Herkes diğerlerini kendinden üstün saysın”.

Baba, bizlere de Oğul’un sözlerini dinlememizi söylemektedir. Bu sözlere başka bir şey ekleme gereği duymamaktadır. Çünkü Oğluna olan güveni tamdır! Oğul, gerçek Oğul gibi, Baba’dan öğrenmektedir ve O’nun gibi davranmaktadır. Bir yandan O, şahsiyetin merkezde olan bir yerde bulunması için, başını Peder’e doğru eğerek dikkatimizi O’na geri çeviriyor; diğer yandan, “O size bütün söylediklerimi hatırlatacaktır”, “O, şimdi anlamadığınız şeyleri anlamanıza yardım edecek” diyormuş gibi eliyle Ruh’u göster-mektedir. İsa havarilerine bu şekilde konuşmuştu.

O halde İsa da dikkatimizi üzerine çekmemekte; bizleri, Ruh’a yönlendirip Baba’ya itaat ettirmektedir.

 

Ruh, Peder ve Oğul gibi davranmaktadır. Kendi eğilmiş durumuyla, bizleri Onlara doğru yeniden yöneltiyor!

Ruh, içimizdeyken ne yapar? Ağzımızı açıp bizleri Tanrı’nın büyük işlerini ilan etmeye yöneltir. Tıpkı, Pentekost Gününde, Ruh’u alan havarilerin yaptığı gibi! Ruh bizi, Baba’yı övüp tapalım diye ve O’nun önünde evlatlar olarak yaşayabilelim diye O’na götürür. O, içimizde bizlere evlatlar olduğumuzu, evlatlar olmamızdan dolayı, mirasçılar da olduğumuzu kanıtlayan Ruh’tur. Yine Ruh, İsa’nın önünde itaat eden hizmetkârlar olarak bulunmamızı sağlar: “Kutsal Ruh’la etkilenmeyen, ‘İsa Rab’dir’ diyemez”.

Eğer bizler İsa’ya, “Sen benim Rab’bimsin” diyebilirsek; daha doğrusu, eğer kendimizi O’nun önüne itaat içinde, bizlere sahip olan bir efendinin önüne koyar gibi koyabilirsek; bu, Ruh’un işinden başka bir şey değildir. O halde Ruh da dikkatimizi üzerine çekme-mektedir: Hayatımızı Baba’nın ve Oğul’un dizinin dibine götür-mektedir.

Üç Şahsın her birinin, diğer iki şahsın şanını artırmasını ve onları göstermesini görüyoruz: Gerçekten de onların hayatı, her birinin diğeri için kendi hayatını kaybettiği bir birliktir. Onların hiç birisi diğerinden vazgeçemez, diğeri olmadan yapamaz.

Bu, hareketlerle ilgili olandır.

 

Kutsal Üçlü Birliğe; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un birliğine bakarak, birlikte olan hayatlarımızın nasıl olabilmesini ve nasıl olması gerektiğini anlıyoruz.

Ailemizi ya da Hıristiyan cemaatimizi, Kutsal Üçlü Birliği örnek alarak şekillendirebiliriz. Kutsal Üçlüğünde her biri, diğeri uğruna kendi hayatını vermektedir ve her biri, her zaman ötekini kendisinin önüne koyarak, O’nu kendinden üstün saymaktadır.

Tanrı’nın hayatı bizim için sadece bir örnek değil, onu içimizde taşıyabiliriz de. Gerçekten bizlerde, karşılıklı itaatten ve güvenden oluşan tam üçlü sevgiyi yaşama yetkisi; daha iyisi, lütfu var.

 

Şimdi ikonanın renklerini incelemeye geçelim:

Baba’ya bakalım; Çivit rengi bir mantosu, onun altında mavi bir tunik var. Gök rengi olan mavi, tanrısallığı belirtmektedir. Her üç şahıs da Tanrı’dır; fakat bizler Baba’nın tanrısallığını göreme-mekteyiz, çünkü Baba’yı hiç kimse görmemiştir. Bunun için mavi saklıdır, sadece göğüs üzerinde ince bir şerit görünmektedir.

Oysa, Peder’in şanını görmekteyiz! Çivit rengindeki şan mantosu, bizlerin Baba’ya kendi büyük eserleri aracılığıyla yaklaşmamızı gösterir; aynı eserleri Mezmurlar da duyurmaktadır.

 

Şimdi Oğul’a bakalım: Tuniğinin rengi kan kırmızısıdır, mantonun rengi ise tanrısallığın rengidir. Nitekim Oğul insandır, kanını verdi ve tanrısallığı giyinmiş oldu. Aziz Pavlus, Filipililer’e mektubunda, şöyle demektedir: İsa “İnsan biçimine bürünerek kendini alçalttı ... Bu nedenle, Tanrı O’nu pek çok yükseltti ve O’na her addan üstün olan adı bağışladı” (Fil 2,8-9). Oğul’a, Baba tarafından her yetki verildi. Sağ omuzu üzerinde olan sarı etol, aynı anda İsa’nın yetkisini ve O’nun boyun eğmesini (etol=boyunduruk) göstermektedir; mademki Oğul Baba’ya doğru tamamen itaatlidir; Baba O’na bütün yetkiyi verebilir! Zaten daha bu dünyadayken İsa, Baba’nın gücüne sahipti: Günahları affediyor, hastaları iyileştiriyor, ölüleri dirilti-yordu; bütün bunlar, Tanrı’nın işleridir!

 

Ruh, Tanrı’dır ve yaşam verir, bunun için yeşil bir mantosu vardır. Yeşil, hayatın rengidir. Kutsal Ruh, girdiği insanlara yeni bir hayat veriyor.

 

Her üç melek de ellerinde kırmızı renkli birer değnek tutmaktadır, uzun bir değnek, tıpkı hacılarda veya çobanlarda olduğu gibi; ama o kadar incedir ki, o, sadece bir semboldür. Krallık asasının sembo-lüdür. Tanrı, Kral’dır, fakat baskı eden bir kral değil; tersine seven ve hizmet eden bir kraldır. Ayrıca, değneğin rengi kırmızıdır: Bu da, sevginin ve kanın rengidir. Tanrı’nın yetkisi, diktatörün yetkisi gibi değil, sevginin yetkisidir.

Bizler, Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’u yeryüzünde tanıyoruz. İşte, tüm yaratılış onların hayatına katılmaktadır. Ruh’un ardında; bir dağ, bir bulut, bir alev, veya Oğul’dan Baba’ya doğru esen rüzgâr gibi bir şey görünür. Ruh, bütün yaratılışı, bütün yaratılmış olan şeyleri Baba’nın evine doğru götürür. Bu ev sarsılmaz ve eğilmez. Onun pencerelerini ve kapılarını da, kabul etmeye hazır bir şekilde açık görüyoruz.

Oğul’un arkasında olan ağaç da, yaşam ağacıdır. - Bir doğu hikayesi Haçın, yaşam ağacından yapıldığını anlatmaktadır: Mesih İsa yaşamdır, yaşam ağacının en güzel meyvesidir. - Bu ağaç da Ruh tarafından Baba’ya doğru götürülmektedir. Aziz Pavlus, yaratılışın, Tanrı’nın evlatlarının görkemini görmeyi bekleyerek, inleyip, acı çekmesini söylemektedir. Bütün yaratılış, Baba’nın evinde toplanmayı beklemektedir.

 

***

 

Şimdi ikonada olan yerimiz hangisidir diye bakalım.

Meleklerin kanatları, bu aileye her girişi engellemektedir. Sadece ön tarafta açık bir alan bırakmaktadırlar.

Eğer biz, önden; açık yerden girersek, her şeyden önce soldaki ve sağdaki meleklerin taburelerinin arasında olan, kupa şeklindeki yeşil bir alanla karşılaşırız. Bakışlarımızı kaldırdığımızda, sunakta, masada, küçük bir boşluk ile karşılaşırız: Bu, şehitlerin kutsal kalın-tılarının yeridir. Biraz ilerisinde, Oğul tarafından kutsanmış olan ve üç meleğin elleriyle işaret ettiği, masanın üstüne koyulan kupayı bulmaktayız. Bu kupa, meleklerin konuşmasının ve tüm ikonanın orta noktasıdır.

Masa örtüsünün görünen kısmı da kupa şeklindedir! Eğer masa örtüsünün çizgilerini yukarıya ve aşağıya doğru devam ettirirsek, iki büyük melek arasında, İsa’nın figürünü kapsayan büyük bir kupayı keşfederiz.

Bizim yerimiz burada, ön taraftadır. Biz, buradan kupaya girebiliriz. Hem Kutsal Üçlü Birliğe bakabilmemiz, hem de O’nun içerisinde yaşabilmemiz için tek yol şudur: Kendimizi bu kupanın içine koymak; yaşamımızı, İsa’nın Ruh aracılığıyla, Baba’ya sunduğu sunusuyla birleştirmek.

 

İsa’yla birlikte, Kutsal Ruh’un teselli ile, Baba’nın isteğini gerçekleştirmek: İşte bizim yerimiz budur! Şehitlerin yeridir!

Eğer kendimizi bu duruma koyarsak ve, hayatımızı sunarak, Tan-rı’yla birlik içerisine girersek, işte o zaman Üç Şahsiyetin birbirlerine söyledikleri kelimeleri işitmeye, aralarında geçen konuşmalara kulak misafiri olmaya başlayabileceğiz.

Şu an, benim hakkımda neler söylüyor olabilirler?

Baba Oğul’a, benim hakkımda ne söylüyor olabilir? Belki de O’na, halen hayatını benim için vermeye hazır olup olmadığını soruyor mu? Oğul cevap veriyor: Başını eğerek, kabul ettiğini ifade edecektir.

 

***

 

Sen de sessizlik içinde, Şahsiyetlerin; Birinin Ötekine söylediği sözlere, Oğul’dan hoşnut olan Baba’nın O’na söylediği sözlere katılabilirsin. Sen de, sessizlik içinde, Baba ile birlikte, on dakika süresince, İsa’nın adını tekrarlayabilirsin; Baba ile birlikte için-deymiş gibi, İsa’yı çağırmaya çalışabilirsin! Sonra da on dakika daha, gözlerini kapatarak, İsa’yla birlik içinde, Baba’yı çağıra-bilirsin, “Abbà, Baba”; bunu da nefes alıp veriş ritmiyle söylemeye devam et; nihayet on dakika daha, “İsa, sen Rab’sin” demek için kendini Ruh’la birleştir!

 

Kutsal Üçlü Birliğin nasıl ve hangi konuda senin hayatına örnek olmasına bakmak için kendine biraz zaman ayır; sonra, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh aralarında ne diyorlar diye kulak misafiri olup dinlemek için de. Nihayetinde, bir an için; Birine, sonra Diğerine; öbür ikisinin adını telaffuz etmek için, kendini birleştirmek amacıyla da kendine zaman ayır. Bu şekilde Kutsal Üçlü Birlik senin için sadece bir model olarak kalmayacaktır!

Bizler O’na dalmış olarak yaşamaktayız. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adına vaftiz oluruz, yani dalmış oluruz. KUTSAL ÜÇLÜ BİRLİK bizden uzak, karşımızda gördüğümüz bir aile değildir: Bizler, tanrısal şahsiyetlerin söylediklerini, Onların yaptıklarını yapmak, Onların dinlediklerini dinlemek için, O’nda yaşamaktayız.

başa dön

 

Karşılaşma

 

Rublev’in Kutsal Üçlü Birlik İkona’sından yardım alarak,

Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’la 

 

 

Üç Melek,

üç sima,

bir tek sevginden gelen

üç mesaj!

 

Tek bir arzu:

Birbirine,

üçüncüyü sevmek için yardımcı olmak!

 

Tek bir yaşam:

Sonsuz olsa da,

bir an sürer,

çünkü

açık, alçakgönüllü ve kararlı bir hareketle

sunulmaktadır.

 

Herkesin yüreklerini ve ellerini

kendine çeken

tek bir ortak noktası!

 

Bazen bir sesten,

bazen de başkasından

söylenmiş olan

ve halen tekrarlanan,

tek bir söz:

Sevginin sözü.

 

Büyüyen bir sevinçle

kabul edilen

tek bir melodi:

Diğerinin sesi.

 

Sevgi, sevgiyi çağırır,

sevgi cevap verir

ve sevmeye devam eder.

Nihayet sevginin nehri

beni de sarmaya gelir.

 

Güçlü sevginin

kırmızı değneği,

güçle

sevmeyi bilen ellerde

tutulmaktadır!

Sevgi için özgür olmayı bilen ellerde!

Sevgi tektir,

ancak sevme şekli üçtür:

Veren, kabullenen

ve de teyit eden.

 

Baba verir,

Oğul kabul eder,

Kutsal Ruh teyit eder.

 

Tek sevgiyi her biri verir,

her biri de alır,

ayrıca her biri teyit de eder;

o sevgi ki,

kendinin yaşayan olmasına hiç son vermez;

o sevgi ki,

her hareketi ve her bakışı,

insanın canının hiç durmadan aradığı

ve sadece Tanrı’da bulduğu

huzurla ve dinlenmeyle

doldurmaya son vermez.

 

Tanrı, sen, Sevgi olabilme sevincini

yaymaya devam eden

Baba’sın,

Oğul ve

Ruh’sun.

 

O sevinç ve o huzur, o dinlenme,

sadece genç yüzlerinizde ve yüreğinizde

kalmazlar;

benimkine de aktararak,

beni sözü ve tatlı melodiyi dinlemeye alıp götürür;

o söz, o melodi ki,

Sevgili’nin Adını tekrarlamaktadır.

 

“İsa” diye Baba diyor,

“Abbà” diye Oğul yanıtlıyor,

Destek Veren susuyor:

Bazen birine, bazen de ötekine,

sevgi dolu diyaloga devam etmeye

güç verir.

 

Biraz dinliyorum,

biraz konuşuyorum,

ve, Onlarla birlikte, Sevgi’nin Adını

söylemeye başlıyorum...

 

Bu Adı ile,

benimkini de duyacağıma

emin olacağım!

 

Pek çok kana boyanan sevgi gömleğini

giyinmeye çağırılmaktayım;

hayatın sunmasına çağırılmaktayım:

Bu sunma da, artık sonsuza dek

beni hayatın Hayatına birleştiriyor.

 

Sonsuza dek

Üçlü Birliğin şanı ve övgüsü olan

dopdolu kupanın içinde,

gözden kaybolmaya çağırılıyorum.

 

İnsanlığın gıdası olmak;

zor bir görevdir!

 

Budur arzu,

budur iyi niyet,

Üçünden

tek bir aile kılan.

 

“Evet, geliyorum”,

beni çağırana: “Evet” diyorum.

 

Daha önce

İsa da “evet” dedi;

Onunla birlikte

ben de,

ey Baba ve Kutsal Ruh,

sizler tarafından iyice şekillendirilmiş

ve kabul edilmiş

kupaya dalmak istiyorum.

 

Bedenimin, buna karşı çıktığını hissediyorum,

ey Baba!

Ancak yüzünü memnuniyet dolu görüyorum,

Oğlundan dolayı;

o Oğul ki,

Kendine beni de güçle çekti.

 

Ağzım susar,

gözlerim bekler,

yüreğim coşar:

Artık, tüm yaratılışın özlediği

ve beklediği sevgi evindeyim!

Kutsal Baba,

ben seninleyim!

Oğul ile birlikte;

bana, “Evet”, sen de Sevgi Sözlerimizi söyle!”

diyen Tesellici ile birlikte.

başa dön



Kutsal Üçlü Birliğin İkonası - kısa bir yorum.

 

Keşiş Andreji Rublev Tanrı’yı hiç kimsenin görmediğini bilmektedir. Ancak İsa’nın bizlere Peder, Oğul ve Kutsal Ruh olan Tanrı’nın yaşa-mından her şeyi göstermiş olduğunu da bilmektedir.

İncil’i derin derin düşünüp, uzun zaman dua ettikten sonra, işittiklerini fırça darbeleriyle dile getirmeye çalışır. Bunları bize, İbrahim’i ziyaret etmiş olan üç meleğin renkleri ve hareketleri ile söylemek istiyor. Her üçünün Tanrılığın imgesi olan mavi bir elbiseyi giymiş olmaktadır. Peder’in elbi-sesinde bu renk saklıdır (sol taraftaki melek): Peder Tanrı, yaratıklarının güzelliğinin ve bilgeliğinin aracılığı olmadan (pembe mantı), hiç kimseler tarafından görülmemiştir.

Oğul, insandır (kan kırmızısı tunik); Baba’dan her yetki almıştır (sarı etol) ve kendisinin yaptıklarıyla Tanrı olarak belli oldu (mavi mantı). Hepimiz onun Tanrılığını gördük: “Beni görmüş olan Baba’yı görmüş olur!”.

Kutsal Ruh (sağ taraftaki melek) Tanrı’dır ve hayat veriyor (yeşil, yaşayan nesnelerin rengidir). Tanrı ile olan dostluğumuzun hayatı bize Ondan gelir.

Her şey Peder’den kaynaklı olmaktadır (ayakta durma). O, ortada olan kupayı takdis eden elle göstererek, Oğulu çağırıyor. Oğul, Baba’nın isteğini – yani, insanlar için, kendini yiyecek ve içecek yapmasını - anlıyor ve onu kabul ediyor (başını eğerek kupayı kutsuyor) - “Benim yiyeceğim, beni gönderenin isteğini yapmak ve işini tamamlamaktır” -, aynı zamanda, Tesellici Ruh’tan yardım dilemektedir (sağ kolunun hareketi). Bu, Oğul için olan Baba’nın isteğini kabul ediyor (masanın üzerine koyulan el) ve, kendi eğilmesi ile, dikkatimizi, Baba ve Oğul üzerine çekmektedir: O bizleri, İsa’nın önünde itaat haline (“Tanrı’nın Ruh’undan etkilenmeyen, ‘İsa Rab’dir’ diyemez” ), Baba’nın önünde de, güven içinde bırakmış olarak koymak istiyor (“Tanrı öz Oğlu’nun ‘Abba’ Baba’ diye seslenen Ruh’unu bizim yüreklerimize gönderdi”).

Üç Kişinin bu sevgisinin dönmesinin içerisinde bana da yer vardır: Derin ve gizli, neşeli ve bağlılık isteyen konuşmaya katılabileyim diye, benim için de yer var; bu, şehitlerin, yani hayatı sunanların yeridir (Altarın küçük pençe-resi). Yerim, kupa şeklindedir (sağda ve solda oturan iki meleğin arasındaki boş yer).

Bana da Baba, O’nun sofrasında yiyip içmemi; yaşamımı, İsa ile birlikte, yiyecek ve içecek olarak insanlara sunmamı isteyip istemediğimi sorar; ve, eğer kabul edersem, Baba’nın evinin eşiğinde nihayet oturanların rahatlı-ğına içine girmemi sağlar.

 

 

 

Nihil obstat: Mons. Ruggero Franceschini archiep., İzmir, 11 Ekim 2012

                                 

Bu kitapçık Hıristiyan Cemaatler için

Aziz Pavlus Katolik Kilisesinde (Konya) Hazırlanmıştır.   Tel:+90 0 332 3536226

2012

 

başa dön