ME
NU

Göklerdeki Pederimiz (yeni)

“Göklerdeki Pederimiz”

“Dua ettiğiniz zaman…”

“Dinlenen” bir dua için 40 adım

 

Giriş

Çok sık bize şöyle denilir: “Benim için dua et”. Bir kişi zor durumda ise veya acı çekiyorsa bana: “Benim için dua et” diyor. Ben de her keresinde şöyle cevap veriyorum: “Evet, senin için dua edeceğim”. Bazen kendi kendime şunu soruyorum, birçok kişinin bana dediği: “Benim için dua et” ne demek? Bazen bunu söyleyenlerde dıştan bakıldığında bir damla iman bile gözükmüyor. Dolayısıyla da düşünüyorum, dua etmek ne demektir?

Bu soruyu birçok Hıristiyan kendi kendine sorar. Bu sebepten kendime verdiğim cevapları, İsa’nın öğretilerini ve örneklerini göz önünde tutarak sizlere de aktarmaya çalışacağım. Aktarmaya çalışacağım diyorum, çünkü ben de dua etmeyi bilmediğimin farkındayım, dolayısıyla da bunun hakkında başkalarına konuşmak zor. Ama Rabbin bana yardımcı olacağına güveniyorum, sizlerin Ona gitmenizi ve yüreğine ulaşmanızı engelleyecek bir şeyler söylememe izin vermeyecektir. Buna güveniyorum, çünkü sizlerin hem yaşam ve iman yürüyüşünüz, hem de size karşı olan görevlerim için dua ettiğiniz zaman Rab’bin sizi dinleyeceğine eminim.

 

  1. Ya Rab, bize dua etmeyi öğret
  2. Dua ettiğiniz zaman...
  3. Göklerdeki Babamız
  4. Adın yüceltilsin
  5. Hükümdarlığın gelsin
  6. Göklerde olduğu gibi, yeryüzünde de senin isteğin olsun
  7. Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver
  8. Bize kötülük edenleri bağışladığımız gibi, Sen de bağışla suçlarımızı
  9. Bizi günah işlemekten koru
  10. Bizi kötülükten kurtar
  11. Devam etmek...
  12. Sonuçlandırmak için

 

 

Ya Rab, bize dua etmeyi öğret

01

İlk önce “dua etmek” fiilini incelemekle işe başlamak istiyorum. Öncelikle İncil Yazarlarının ve Havarilerin, Yazılarında Grekçe'de, hangi fiili kullandıklarına baktım. Onlar kendileri için yeni olan bu dilde, putperest olan Greklerin kullandıkları sözcüğü buldular. Putperestler de ilahlarından birçok şeyi diliyorlardı ve buna “dua etmek” diyorlardı. Ancak İsa güçle şöyle dedi: “Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın” (Mt. 6,7). Bu sebepten putperestlerin, ilahları ile ilişkileri için kullandıkları sözcüğü, Hıristiyanların Tanrı ve Baba’ları ile ilişkileri için kullanmaları uygun değildi. Onların yeni bir sözcük icat etmeleri gerekiyordu!

Dua etmek isteyen Hıristiyanlar İsa’dan öğrenirler. Havariler, sinagogda veya ailelerinde daha önce dua etmiş olmalarına rağmen, İsa’nın nasıl dua ettiğini görünce dua etmeyi bilmediklerini anladılar. İsa’yı dua ederken gördüklerinde Tanrı ile ilişkiye girmenin onların yaptığından çok değişik olduğunu gördüler ve öğrenmek istediler. Bu sebepten Ona şöyle sordular: “Ya Rab, bize dua etmeyi öğret!” (Lk.11,1). Gördükleri ve anladıkları yenilik ne idi? İsa’nın duası diğer dualardan nasıl değişikti? İsa’nın duasının özelliği neydi? Putperestlerin, ilahları ile ilişkileri için kullandıkları sözcük niçin İsa’nın dua etme tarzı için uygun değildi? İsa dua ederken kendini hiç düşünmüyor: O sadece Baba’yı düşünüyor, Onun arzularını, isteğini, tüm halklar ve her bir kişi için merhametli sevgisini düşünüyor. İsa, dua ederken Baba ile birlik içersinde olmayı amaçlar, Onun gibi dünyaya bakmak ister, Onunla tek yürek olmak ister, Onun sevgisini kabul edip bağışlamak ister. İsa dua ederken ne kendi ne de başkalarının maddi ihtiyaçlarını düşünmüyor. O, Tanrı’nın gözünden hiçbir şeyin kaçmadığını biliyor, bizler Onun arzusunu gerçekleştirirsek her şeyin iyi olmasını sağlayacaktır. O, acıları, terslikleri, hastalıkları ve huzursuzlukları yaratanın insan günahı olduğunu biliyor. Bu sebepten de duayı Baba’nın arzusuna uymak için araç olarak görmektedir. Ve Onun arzusu ancak ve ancak sevgidir! Duanın bu özelliği kullanılan sözcükte gözükmeli: bu sebepten Grek Hıristiyanlar yeni bir sözcük yaptılar: paganların kullandığı sözcüğü aldılar ve hece eklediler. Böylece bu sözcük duanın, kendilerine bakmak değil de, Tanrı’ya kabiliyetli olduğumuz derecede arzu ve sevgiyle yönelmek, anlamını kazandı. Latince kökenli Batı dillerinde bu kadar belirgin tonlamalar veren bir kelimemiz yok: Latin Hıristiyanlar yeni bir sözcüğe gerek duymadılar ya da icat edemediler, bu sebepten biz paganların kullandığını kullanmakla yetinmeliyiz. Fakat dua ederken dikkat etmeliyiz ve bilinçli olmalıyız, dua etmek sadece fayda elde etmek ve arzularımızı gerçekleştirmek için istekler sıralamak, değildir.

02

İsa’nın dua etme tarzı Havarileri için yeniydi. Onu ilgilendiren şey Baba’nın sevinci idi, aynı zamanda her insan için en büyük sevincin Tanrı’nınkine katılmak olduğunun bilincindeydi. O tamamen Baba’ya yönelikti. Bu, Onun için doğaldı, çünkü yüreği ne günahla kirlenmiş, ne de egoizmle lekelenmişti. İsa’dan dua etmeyi öğrenmeden önceki inşa ettiğimiz bencil dua etme şekillerini unutmalıyız. Tanrı’nın var olduğunu bildiğimizden, her şeyden önce Onu tanımayı ve sevmeyi öğreneceğimize, Onun her şeye kadir niteliğinden faydalanmak istedik. Böylece dua etmek ihtiyaçlarımızı sıralamaya dönüştü, Tanrı’dan hep bir şeyler ister veya bekler olduk. Hep Ona arzu ve isteklerle gitmeye yöneliğiz, bunları inandırıcı konularla Ona sunuyoruz, öyle ki arzularımızın gerçekleşmesi için Onu ikna etme yollarını arıyoruz. İsa’nın kendisi, bazı dua etme yöntemlerini unutmamızı istiyor: Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar, söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar (Mt. 6,7); Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar (Mt. 6,5). Tanrı insanın yüreğine bakar ve insan, duygularını anlatmak için doğru sözleri bulmasa da, O onları tanır. Dua ederken sözlerimiz değil, yüreğimiz Tanrı’nın yüreğinin karşısına çıkmalıdır. O halde gerçekten de yüreğimizi yeniden şekillendirmeliyiz, Baba’nın hoşuna gidecek bir şekilde yenilemeliyiz, yoksa karşısına nasıl çıkacağız? O halde dua ederken kullanacağımız sözleri düşünmeyelim, daha çok Tanrı’nın karşısında olduğumuzu düşünelim ve doğru bir şekilde Onun huzurunda olmaya çalışalım. Bizler genelde insanlar karşısında iyi gözükmek isteriz, ve bu amaçla birçok kere duamızdan bile faydalanırız! İsa, duamızın Tanrı ile gerçek bir buluşma olmasını istiyor, bu sebepten de ikiyüzlülük ve yalancılık katmamalıyız. Tanrı’nın karşısında yalancılık ve ikiyüzlülük çok düşük bir kartvizittir!

03

Şakirtler İsa’ya “bize dua etmeyi öğret” dediklerinde O hemen cevap verdi. Sanki bu soruyu bekliyor gibiydi. Onun gerçek şakirtleri olabilmek için dua etmeyi bilmenin temel olduğunu biliyordu. O Baba’yı seviyor ve elbette şakirtlerinin Baba’yı kendisinin yaptığı gibi sevmelerini istiyor. Baba sevilmeye, dinlenilmeye, hizmet edilmeye layıktır. İnsan için de, Tanrı’yı sevmek, dinlemek ve Ona hizmet etmek yaşamdır, tamlıktır, sevinçtir, her şeydir! İsa için dua etmek Baba’ya doğru tamamıyla yönelmek, Ona benzemektir ve ışığının, arzusunun, sevgisinin etkisi altında kalmaktır. Bu sebepten şakirtlerinin dua etmeleri çok önemlidir, ancak İsa’nın anlattığı anlamda, yani tamamen Baba’ya doğru yönelerek dua etmeleri önemlidir, çünkü bu şekilde yaşamları Baba’nın sevgisi, sıcaklığı ve ışığı tarafından şekillendirilir. İsa, dua ederken sanki kendini unutuyor, kendisinin veya başkalarının ihtiyaçlarını görmekle uğraşmıyor. Dua ederken Baba’yı görmek istiyor, arzularını anlamak ve gerçekleştirmek istiyor. Bu sebepten O duaya çok zaman ayırıyor, bazen geceleri, bazen tüm gün dua ediyor. Tembelliğimizi saklamak isterken bulduğumuz bazı soruları Ona yöneltmeye cesaret edemeyiz: Dua neye yarar? Niçin kiliseye veya bir dua evine gideceğine kendi evinde dua etmiyorsun? Dua etmekle zaman kaybedeceğine niçin acı çekenlerle ilgilenmiyorsun? Bu soruları İsa’ya sormaya çalış. Belki sana cevap verecektir. Dua etmen tövbe etmene yaramalıdır, Baba’ya benzemene, arzularını değiştirmeye, isteklerinin yanlış olduklarını anlamana, insanları sevmek için güç ve sebep bulmana, acı çekenleri karşılıksız sevmene yardımcı olmalıdır. İstekler sıralama anlamında değil de, Baba’nın sevgisine katılmak amacıyla O’na yönelmek anlamında olan dua, tövbe ve azizlik yolunda yürümek isteyenlerin yüreğinin devamlı hareketidir.

04

Aziz Luka, Yahya’nın, kendi öğrencilerine dua etmeyi öğrettiği için, İsa’nın öğrencilerinin de, İsa’nın kendilerine dua etmeyi öğretmesini, istediklerini yazar. Kim bilir gerçek sebep ne idi. Belki kıskançtılar? Belki diğer ruhani öğretmenlerin şakirtlerinden değişik olmak istiyorlardı. O zaman duayı diğer dinsel gruplardan onları ayıracak bir işaret olarak kullanacaklardı. Son Akşam Yemeği sırasında İsa, kendi öğrencilerini diğerlerinden ayıracak özelliği söyledi; bu özellik, onların birbirlerini, İsa’nın onları sevdiği gibi, sevmeleridir. Elbette bunu başarmaları için dualarının da, Tanrı ile ilişkilerinin de İsa’nın ki gibi, derin olması gerekiyordu. İsa dua etmeyi öğretiyorsa, öğrencileri bunu kendilerini diğerlerinden değişik olmalarıyla öğünmeleri için değil de karşılıklı olarak birbirlerine güvenmeleri ve yardımlaşmaları, sevmeleri için verdi: onların farklılığı bu sevgi olmalıdır; onların karşılıklı içtenlikleri ve iyilikleri aracılığıyla Baba’nın yüzünün ışığı parlayacaktır!

başa dön

 

Dua etmeyi öğrenmek!

İsa’nın öğrencileri museviydi, her gün dua ederlerdi. Aile içerisinde dua etmeyi öğrenmişlerdi, çok ciddi dua ederlerdi: Tanrı’nın Ruh’unun verdiği ve Kutsal Kitap’ta yazılan dualarla yani mezmurlarla dua ederlerdi. Ama yine de yeni bir şeyler öğrenmeleri gerektiğini, Tanrı ile İsa’nın gösterdiği yeni bir ilişkiye girmeleri gerektiğini anlamaktadırlar.

İsa onların sorusuna büyük bir ilgiyle cevap verdi: “Dua ederken şöyle deyiniz” dedi, sanki duada kullanacakları sözleri bile öğretmek istiyor, Baba’nın hoşuna gidebilmek için gereken sözleri öğretiyor. Bizler İsa’nın ne kadar gerçekçi olduğunu bildiğimizden, içsel yaşamımızı açıklayan sözleri telaffuz etmemizi istediğini anlıyoruz. O’nu ilgilendiren şey yaşamımızın olgunlaşması ve büyümesidir, öyle ki Baba ile baş başa yaşayabilelim.

başa dön

 

Dua ettiğiniz zaman...

05

İsa dua hakkındaki öğretisine başlarken şöyle diyor: “Dua ettiğiniz zaman...”. Bu “ettiğiniz zaman” sözleri üzerinde duralım: İsa’nın şakirtleri ne zaman dua etmelidirler? Dua için özel zamanlar mı vardır? Ayın, haftanın, günün belirli zamanlarında veya saatlerinde dua etmek gerekli midir? Sanki İsa her şeyi belirsiz bırakıyor, daha doğrusu her kararı onlara bırakıyor gibi. Elbette, dua etmek Tanrı’yı sevmekse ve Ona benzemeye çalışmaksa, bu soruların cevabı sevgiye bağlıdır, Onu sevdiğimiz miktara ve tarza bağlıdır. Ama İsa şakirtlerine, “hiç usanmadan, her zaman dua etmeleri gerektiğini” belirten bir benzetmeyi anlattı ve şunu da söyledi: “her an uyanık kalın.., dua edin”! (Lk. 21,36) Daima ve her an dua etmek ne demektir? Devamlı sözleri tekrar mı etmektir? Daima Tanrı’yı düşünmek midir? O zaman başka hiçbir iş yapamayacak mıyız? Artık anlıyoruz ki dua etmek, bizleri sevgisine katması için Baba’ya doğru yönelmiş olmaktır, ancak bu, günlük işlerimizi yaparken de mümkündür, aklımız işimizle, sorumluluklarımızla, konuşmalarımızla meşgul olsa da. Daima dua etmek, Onun arzusunu gerçekleştirmek için Tanrı’yla bir olma arzusunu hep canlı tutmaktır, Onunla işbirliği yaparak dünyada sevgisinin ve barışının hükmetmesine çalışmaktır. Bu arzu hep canlı ise, aklımız günlük işlerimizi bitirdiğimiz an hemen Onu düşünüyor, hatta yaptıklarımızı öyle bir şekilde gerçekleştiriyoruz ki, bunlar Tanrı’nın arzularını ve isteğini belirtiyorlar. O halde birileriyle konuşurken alçakgönüllü ve uysal, ciddi ve gerçekçi, sevinçli ve güvenli oluyoruz; çalıştığımızda ise sabırlı ve sakin, hızlı ve neşeli, sorumlu ve dikkatli oluyoruz; yerken minnettar ve ölçülü, yanımızda olana tabağımızda, bardağımızda olandan daha dikkatli oluyoruz; yolculukta iken ise aceleci ve dalgın olmuyoruz, trafik kurallarına uymuş oluyoruz. Böylece Tanrı’mıza iyi tanıklık yapabiliriz, çünkü Onunla birlik içinde olmak istiyoruz ve duamız tüm yaşamımızı sarar! Mümkün olan anlarda da durup Onunla konuşuruz, Onu dinleriz, Ona sorular sorarız, sorduklarına cevap veririz.

başa dön

 

Göklerdeki Babamız

06

“Dua ettiğiniz zaman... şöyle dua edin: “Baba”. Kim daha önce Tanrı’ya baba diye hitap etmeye cesaret etti? Hıristiyan eğitimi almamış olan tüm insanlar, Tanrı’yı bizden çok daha değişik “biri” olarak, düşünürler; Onun bize bu kadar yakın olduğunu ve bizim Onun ile samimiyetle konuşabileceğimizi tahmin bile edemezler. Hatta Yahudiler dahi, Tanrı’nın onların halkı ile ilgilendiğini bilmelerine rağmen hiçbir zaman Ona bu kadar yakınlık belirtecek bir şekilde hitap etmediler. Baba, Babacığım! İsa kendisinin duasında kullandığı bu sözcüğü şakirtlerinin ağzına koymak istemektedir. Onların kendilerini Tanrı’nın evlatları olarak hissetmeleri gerekiyor, Ona her şey için muhtaçlar. Ondan yaşamı aldıklarını ve devamlı olarak gün ve gün, yıl ve yıl, almaları gerektiğini bilmeliler. Onlarda minnettarlık ve bağımlılık, itaat ve güven doğmalı ve artmalı. Eğer Tanrı, babam ise O kendini benim yaşamımdan sorumlu tutuyor ve her neye müsaade ediyorsa bunun benim iyiliğim için olduğunu biliyorum. Biz kolaylıkla başımıza gelenden şikâyet ediyoruz, bazen de Tanrı’yı suçlamaya ilgisizlikle ve kötülükle suçlayacak kadar abartıyoruz: Onun sevgi olduğunu unutuveriyoruz, Onun Baba olduğunu ve kötü gibi gözüken bir şeyden ruhani yaşamımız ve çevremizdekiler için fayda sağlayabileceğini unutuveriyoruz. Tanrı’nın bizden daha uzağı görebileceğini ve Ona bir şeyler öğretebileceğimizi düşünemeyeceğimizi unutuyoruz. Mademki Tanrı Babadır, o halde yaşamımdan sorumludur, ben de onun projelerini keşfedip Onunla işbirliği yapmak istiyorum. Yaşamım için Tanrı’nın sevgisini gerçekleştirmekten daha güzel bir anlam olamaz ve faaliyetlerim için Baba’nın eylemlerine katılmış olmaktan daha büyük ve faydalı bir meyve olamaz. Duama “Baba” diyerek başladığımda bakışlarım, yeryüzünde Onu üzebilen her şeyden uzaklaşır. Yeryüzünde günahın meyveleri vardır, acılar, ölüm işaretleri, düş kırıklığını ve kızgınlıkları besleyen geçici sevinçler. Duaya başlarken bu dünyadan uzaklaşıyorum, daha doğrusu bana temiz hava teneffüs ettirecek bir pencere açıyorum. Bu pencere ufkumu genişletecek, gerçek ve mükemmel sevginin ışığını görmemi sağlayacaktır. Bu ışığa sadece bakmakla kalmayacağım, onu tadacağım ve tüm nefesimle teneffüs edeceğim!

07

Duaya “Baba” diyerek başladığımda bu dünyada kendimi ne kadar da yalnız hissetsem, artık yalnız olmadığımı anlıyorum. İsa da Havariler tarafından terk edildiğinde ve diğer şakirtleri tarafından anlaşılmadığını gördüğünde şöyle dedi: “Ben yalnız değilim, çünkü Baba benimle birlikte” (Yh. 16,32). Seni gerçekten yalnız bırakan diğer inanışlardan farklı olarak İmanımız ne kadar güzel! Doğu dinleri seni, Tanrı’nın “kıvılcımı” olduğuna inandırıyorlar ve sevinçli oluyorsun, yani ilahiyatın bir parçası olduğunu sanıyorsun. Ancak böyle ise Tanrı bir kişi, ilişkiye girebileceğin bir kişi olmuyor: o zaman da kimse ile konuşma imkanın olmuyor, kimse seni dinlemiyor, kendini gerçekten yalnız hissedersin. İlkel dinler ise yaşamının değişik evrelerinde veya bulunduğun yelere göre çeşitli ilahlar teklif eder, onlar da seni sadece korkutabilirler veya arzularını gerçekleştirebilirler: onlarla kendini birlik içersinde hissedemiyorsun, hatta birlik içersinde olmayı bile arzulayamıyorsun. İslam dininde ise Tanrı çok büyük ama bir şekilde çok uzaktır, nitekim bu dine göre Tanrı baba lakabını ret eder ve senin kendini onun evladı olarak görmeni kabul etmez. Bizler gerçekten İsa’ya minnettar olmalıyız, çünkü bize dikkatli, yaşamımızla ve sevincimizle ilgili, sevgi dolu mevcudiyetini iletmek isteyen bir Tanrı’nın çehresini tanıtmaktır. Hatta Tanrı’ya şükredelim, çünkü bize sevgisinin ve yakınlığının somut ispatını İsa’yı vererek gösterdi. Zamanında Musevi halkına, İbrahim’den itibaren Musa’ya, Davut’a, İlyas’a, Elişa’ya ve Yahya’ya kadar tüm peygamberlerin belirttiklerinin gerçekliklerini İsa destekliyor ve kuvvetlendiriyor. İsrail halkının yaşadığı tüm olaylar ve özellikle duaları, yani mezmurlar, bizler için hazinelerdir, çünkü gerçekten bizimle ilişki içersinde olmak isteyen Tanrı’nın varlığını anlamamıza ve bundan zevk almamıza yardım etmektedirler; Onun merhameti gerçektir ve sadakati somuttur! Bu sebepten İsa tarafından yönlendirilmiş olarak şöyle deriz: “Baba!” Duamızın birçok zamanını sadece Baba, diyerek de geçirebiliriz. Bu sözün yüreğimizde uyandırdığı sevgi ve birlik duygularını görerek Baba’nın mutlu olacağını düşünebiliriz.

08

Duaya “Babamız” diyerek başladığımızda her şeyden önce yüreğimizi ön plana koymalıyız. Bu söz bizleri aynı zamanda minnettarlık, alçakgönüllülük, samimiyet, sevgi, güven, küçüklük ve diğer pek çok duyguları taşıyan bir davranış içersinde olmamıza yardım etmektedir. Bu söz yaşamımızı değiştirmekte, tövbe etmemize yardımcı olmakta ve aynı zamanda bu duyguları taşıyarak bizi gören veya duyanlar için tanık olmamızı sağlamaktadır. İsa da duaya başlamak için bu sözü kullanırdı. İncil yazarları İsa’nın dua ederken kullandığı sözleri aktardıklarında daima “Baba”, hatta “Abba” yani “Babacığım” sözü ile başladığını aktarmaktadırlar. O, Tanrı’ya karşı hissettiği derin sevgiyi, samimiyeti ve şefkatli küçüklüğünü göstermekten çekinmezdi. Kendini Tanrı önünde küçük, bir çocuk gibi göstermesi korkaklık veya yobazlık göstergesi katiyen değildi, tersine İsa’yı daha büyük gösterir; bu bizi ürküten değil, kendisini bize daha yakın, adımlarımızı paylaşan biri gibi hissettiren bir büyüklüktür. Kendimizi büyük gören bizler Ondan öğrenmekte ya da duamıza hep “Peder” veya “Baba” diyerek başlamakta zorlanırız. Benliğimizin içinde yerleşen gurur ve günah, bunu engellemek ister. Başkalarının şefkatimizi ve güvenimizi görmesini istemeyiz. Çekingenliğimiz, kibir ve kendini beğenmişliğimizle çakışır. Ben ise sana bunu tavsiye ediyorum: dua ettiğin zamanlar, ailenle birlikte de, kendi övgü, tapma veya istek duanı söylemekten ve açıkça “Baba” diyerek Tanrı’ya yöneltmekten çekinme. Duan senin için ve diğerleri için, hatta Baba’nın kendisi için, daha güzel olacak: Onun yakınlığının tanıklığını yapacaksın, sana olan sevgisinin tanığı olacaksın. Duan da daha gerçek olacak, çünkü Sevginin Tanrı’sı ile karşılaşmak için duanın sevgiyi göstermesi gerekmektedir.

09

İsa bize dua etmeyi öğretirken “Baba” sözüne, hemen “mız” ekini ekleyerek “Babamız” der. Dünyada yalnız veya Tanrı’nın önünde yalnız olduğumuz hissine bir saniye için bile bırakmak istememektedir. O tüm insanların yaratıcısıdır, bunun için yüreğinde tüm insanlar mevcuttur. Tanrı onları nasıl görür? Her şeyden önce onları, Onun yaratıkları olarak görür. “Sen var olan her şeyi seversin ve yarattıklarını hor görmezsin” (Sirak 11,24): bu, Kutsal Kitaptaki bir duadır. Tanrı yarattıklarını sever çünkü ellerinin eseridir. İsa’yı Rab olarak kabul ettiğimiz andan itibaren Baba, evlatları gibi, sever bizi! Nitekim “kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı’nın evlatları olma hakkını verdi” (Yh. 1,12). Bizler Babamız derken, kendimizi tüm dünyanın insanlarının temsilcileri olarak düşünebiliriz veya yalnızca Kilisenin vaftiz edilmiş evlatlarının toplumu olarak ima edebiliriz. İlk durumda dua tüm insanları Yaratana yönelmiştir ve bizler kendimizi herkesin kardeşi olarak görürüz, karşılaştığımız kişiyi hangi dinden olursa olsun sevmemiz gerektiğini hatırlarız. Bu şekilde Baba’nın tüm insanlara yönelttiği sevgiye katılırız. İkinci durumda ise, yani sadece Kilisenin üyelerini düşündüğümüzde, Baba’nın İsa’ya ve bize olan sevgisini görürüz ve dünyaya Mesih’in bedeninin üyeleri ve Oğlunun tanıkları olarak yollandığımızı hatırlarız. Bizim için Tanrı’nın önünde diğer tüm insanların, hatta Baba’yı daha tanımayanların, Onun tarafından sevildiklerini bilmeyenlerin de, temsilcileri olduğumuzu düşünmek çok önemlidir. Aynı zamanda kendimizi Kilisenin üyeleri olarak Tanrı’nın evlatları olarak görmemiz de daha önemlidir: böylece Onun babalığını müjdelemekle sorumlu hissederiz, herkes sevgili Oğlu’na yakarıp Onun vasıtasıyla kurtulsun diye, tüm insanlara İsa’yı tanıtmaya çalışırız.

10

“Babamız”! Bu söz gökyüzü ile yeryüzünü birleştirmektedir! Durumumuzu unutmadan bakışlarımızı yükseltmemizi sağlamaktadır. Bu söz yüreğimizi ve bizi dinleyenleri etkiler. Aynı zamanda Tanrı’nın yüreğinde de bir etki yaratıyor olmalıdır. Bunu tasavvur etmeyi deneyelim mi? Bunu yapmak, Ona daha güçlü bir güven duymamızı ve Onu daha cömertlikle sevmemize yardım edebilir. O, Babamız, diye çağrıldığında peygamberler aracıyla bize verdiği ve İsa’nın bildirdiği tüm sözleri hatırlamak “mecburiyetinde” olur. O, Nuh peygamber zamanından, İbrahim’e, Musa’ya, Davut’a yaptığı antlaşmaları ve İsa’nın haçta ölerek kanıyla gerçekleştirdiği yeni antlaşmayı hatırlamak “mecburiyetindedir”. Bizler, “Babamız” derken O, İsa’nın bizlere, hem iyilerin hem kötülerin üzerine güneşi doğduracak kadar çok merhametli olduğunu garantilediğini hatırlar. Böylece O, İsa’nın bize tarif ettiği gibi, bakışlarından hem en ufak kuş, hem de tarla kenarındaki çiçek bile uzak kalmaz, bizim hakkımızda iyi konuşan koruyucu meleğimize dikkatlidir, küçük ve alçakgönüllü olduğumuzdan da bizlere sırlarını açıklamaktan kaçınmaz. “Babamız” derken aynı zamanda benliğimizde köklenmiş, daima canlanmaya hazır, egoizmimizden kurtulmaya çağrılırız ve yardım ediliriz. İlk önce Kayin’in yüreğinde doğan ve cinayet işleyecek kadar gelişen kıskançlığı yenmeye yardım ediliriz. Madem ki, Baba Babamızdır, Onun tarafından diğer oğullarının da bizim kadar sevilmesinden de mutlu oluruz. Babamız, sözünü tüm yüreğimizle söylersek, içimizde kıskançlık kalamaz: birisinin bizden iyi olduğunu görürsek, bundan mutlu olacağız, çünkü bunu Baba’nın ailemizin bir ferdine iyiliğinin işareti olarak göreceğiz. Babamız derken bakışlarımız önünde ufuk açılır: uzağa bakabileceğiz, insanların durumunun farkına varacağız, onları yabancı gibi görmeyeceğiz, diğer milletlerin acılarını hissedip paylaşacağız ve farklılıklarının zenginliğini anlayacağız!

11

“Babamız!” Tanrı’ya Babamız olduğunu söylerken, vaftiz olmakla, yani Tanrı’nın tek Oğlunun Bedeninin uzuvları ve Mesih İsa’nın Kilisesinin üyeleri olarak, Tanrı’nın evlatları olduğumuzu hatırlarız. Gerçekten de “Göklerdeki Babamız” duası Kilise tarafından bizlere vaftiz anında emanet edilmektedir ve bizler bu duayı tüm Hıristiyan Cemaati ile birlik içersinde hissederek söyleriz. Göklerdeki Babamız, derken İsa’ya iman eden tüm imanlılarla birlikte oluruz ve Tanrı’nın çehresini belirtmek misyonunu yaşamaya, hükümdarlığını gerçekleştirmeye, Onun başladıklarını devam ettirmeye niyetleniriz. Tanrı bizi özel bir şekilde sever çünkü Oğlunu, Sözünü kabul ettik ve bu yüzden bize güvenebileceğini bilmektedir: İsa ile birlikte yorulmamızı, hatta acı çekmemizi ve ölmemizi isteyebileceğini biliyor. Gerçektende bizler vaftizi alarak Onun ölümüne daldık, bu sebepten Tanrı’dan ne özel yararlar, ne de bu dünyada huzur ve zenginlik durumları bekliyoruz, tersine sevgisinin eylemlerini ve işaretlerini ekmeye hazırız, bu bize acıya sebep olsa da. Kendi akrabaları veya iş arkadaşları tarafından haksızlıklara katlanması gereken veya devlet kanunları yüzünden, değişik imanları yüzünden acı çeken kardeşlerimizi düşünebiliriz. İmanları yüzünden acı çeken Hıristiyanlar çoktur, aralarından birçoğu şikayet etmeden acı çekmektedir, çünkü sabırlarının Tanrı’nın ve Mesih İsa’nın Hükümdarlığının tanıklığını yaptıklarını bilmektedirler. Onlar Baba’nın bakışları önünde Rabbin haçına katılmaktadırlar, kardeşlerinin adına acı çekmektedirler. Bizler onlara karşı minnettarız ve çektikleri acıları bildiğimizden bizler de dünyadan ve kötülüğün denenmelerinden gelen baskılara dayanmak için güç alıyoruz. Bizler de şikayet etmiyoruz, çabamızı dua olarak sunuyoruz, böylece tekrar ettiğimiz sözler değer kazanmaktadırlar. Hep birlikte Mesih İsa’nın Bedeni olarak, bir Baba’ya sahibiz ve birbirimizle, bize bu kadar yakın, dikkatli, özen gösteren, ilersini gören ve her şeyi düşünen, Baba Tanrı’mızla yaptığımız tecrübeleri paylaşmaktan mutluyuz.

12

“Göklerdeki Pederimiz”: bu sözlere alışığız ve sanki içimizde bir değişiklik meydana getirmez. Gökleri düşünürken neyi düşünürsün? Güneşli bir gökyüzünün maviliğini mi, gri bulutları mı yoksa yıldızlı bir gecenin aydınlığını mı düşünürsün? Tanrı gerçekten orada yukarıda mı? Çocuklar çok soru sorarlar… ve biz kendi sorularımıza ne cevaplar veririz? İsa’nın kullandığı Kutsal Yazıların dili bizlere neyi düşündürmek ister? Elbette gökyüzü olabilecek en ulaşılamaz ve saklı yerdir. Gerçekten de Tanrı’yı kimse görmedi ve de göremez. Gökyüzü, insanın ne kadar güçlü olsa da, göremeyeceği, tutamayacağı, ulaşamayacağı bir yerdir. Bizi seven Baba, bize bakar ve korur, ama biz Ona ulaşamayız: biz Onu kontrol edemeyiz, Ona emredemeyiz, Onu etkileyemeyiz. Bu sebepten bize olan sevgisi çok güzel ve harikadır, çünkü kaynağı bizde değil, Onun yüreğindedir. Ya bizler günahkarsak? Ya da kendimizi Onun arzularının dışında ve isteklerini gerçekleştirmeye kabiliyetsiz görüyorsak? Mademki sevgisinin kaynağı kendi davranışlarımız değil de kendi yüreğidir, hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamalıyız. Bazen insan, kendi günahı ve düzensiz yaşamı yüzünden çok karmaşık durumda bulunabilir, bunun sonucunda, ümitsizliğe kapılır. Ama Baba’nın sevgisinin daima canlı ve sadık olduğunu bildiğinden, kendi durumu ve sorunları çözülemez olursa da o, Tanrı’ya güvenebilir ve ümitle yaşayabilir. Babamız göklerdedir: saklıdır, biz onu göremiyoruz, ancak O bizi devamlı olarak görür ve ilgiyle yürüyüşümüzü takip eder. Baba saklıysa, sevgisi de bazen saklıdır. Yaşadığımız birçok olayın, Tanrı sevgisinden uzak olduğunu düşünürüz: öyle değildir, sadece sevgisi saklıdır. Kardeşleri tarafından satılmış Yusuf’un hikayesini hatırlarsak, veya Daniel’in ve Kutsal Kitapta yer alan diğer pek çok kişiyi düşünürsek, onların yaşadıkları zor durumlarda bile, Baba’nın sevgisinin mevcut olduğunu görürüz. Baba’nın sevgisi çok büyük ve önceden her şeyi bilir, hepimizin topluca birlikte tahmin edebileceklerimizden çok daha gerçekçidir. Hepimiz kendi yaşamımızda, zor ve acıklı olaylarda, Baba’nın sevgisinin nasıl saklı olduğunu görmüşüzdür.

13

“Göklerdeki”: Babamız göklerdedir: göklerde kötülük hüküm sürmez, gelemez ve orada kalamaz. Gerçekten de “Lüsifer”, taraftarları ile gökten kovuldu. O, yeryüzüne bela açmak için geldi, insanları günaha sürüklemek için, Tanrı’ya karşı hissettiği kine onları çekmek için, onunla birlik olanları ve Baba’dan uzaklaşanları barıştan ve yaşamdan yoksun tutmak için geldi. Göklerde sadece “Baba” sevgisiyle ve yaşam, barış, birlik arzusuyla hüküm sürer. Baba’nın göklerde olduğunu söyleyerek Onun yaratılanlardan ayrı olduğunu belirtmekteyiz. Günümüzde bu konu hakkında düşüncelerimizin net olması çok önemli: bu konu hakkında daha önceleri de konuştum, ama tekrar etmekte fayda olduğunu belirteyim. Günümüzde doğu dinlerinin tipik düşünce tarzı yayılmaktadır ve bunu kabullenenlerin ruhunda ciddi dengesizlikler yaratmaktadır. Bu dinler Tanrı’nın açıklamalarına, kendini göstermesi tecrübesine sahip değiller; bu dinlerde Tanrı ile bir diyalog olamaz. Onlar yaratılanın ilahi olduğunu zannetmektedirler. Böyle inançlar için Tanrı sadece görülen ve tutulan her şeyin kaynak elementidir. Tüm yeryüzü ve yeryüzü üzerindeki her şey ilahidir. Her şey Tanrı’nın bir parçasıdır. İnsan da ilahi, ancak onun ilahiliği henüz saklıdır. O zaman insan bunu, bilgi, güç, akıl gücü, bedensel ve psikolojik egzersizler aracılığıyla yeniden elde etmeye ve göstermeye çalışmalıdır. Biz bu düşünme şeklinin kandırmaca olduğunu seziyoruz, ancak herkes bu yalancılığı göremeyebilir. Bu düşünce ve davranma tarzları ilk bakışta zararsız ve albenili gibi gözükse de, bu inanç insanı derin bir yalnızlığa itmektedir, başkalarıyla birlik içersinde olmasını engellemektedir, özellikle de bizi seven, bize konuşan, bizi dinleyen ve affeden Tanrı ile ilişkiye girmemizi engellemektedir. O halde “göklerdeki Pederimiz” derken imanımızdan gelen güvenle Tanrı’nın bir Şahıs olduğunu, bizden değişik, yaratılıştan değişik ve herkesten ve her şeyden üstün olduğunu belirtmekteyiz, Tanrı’nın üstün olması Onun hakkında şüphe etmemizi engeller, olsa olsa kendimizden şüphe edebiliriz, zekamızdan, duyduğumuzdan, düşündüğümüzden şüphe edebiliriz. Tanrı’dan ve sevgisinden şüphe etsek belirsizliklerimizin etkisi altında olur, hakikatten uzak olur, kendi küçüklüğümüz ve zayıflığımız tarafından kandırılırız. O halde sevinçle şöyle diyelim: “Göklerdeki, Pederimiz”, Senden eminiz, Sana güveniriz, Senle gurur duyuyoruz”.

14

“Göklerdeki Pederimiz”: Aziz Pavlus göklerde oturduğumuzu yazar. O halde bizler göklere yabancı topraklar gibi bakmıyoruz, tersine şimdiden sahip olduğumuz ve varış noktamız olan bir yer olarak görmekteyiz. Orada İsa şimdiden mevcuttur, O, üye olduğumuz Bedenin, yani Kilisenin Başıdır. “Göklerde” olduğunu söylediğimizde Baba’nın orada bizleri beklediğini bildirmekteyiz. Baba, Oğul’la tamamen ve ebediyen birleşmiş olacağımız zaman, orada bizi karşılamak için kucak açacaktır. Bu gökler İsa Ürdün nehrindeyken açıldılar ve O, göklere dönünceye kadar açık kaldılar, hatta Onun adına ölenlerin kabul edilmeleri için halen açıklar. O göklerde, İsa İbrahim’i zavallı Lazar ile birlikte gördü, orası yeryüzünde acı çekmelerine rağmen Tanrı’ya sadık kalanlar için teselli ve ebedi sevinç yeridir. Şahit İstefanos “göklerin açıldığını ve İnsanoğlu’nun ayakta Baba’nın sağında durmakta olduğunu” gördü (Elç. 7,56), Yuhanna da “gökte olağanüstü bir belirti, güneşe sarınmış bir kadını” gördü, “ay ayaklarının altındaydı, başında on iki yıldızdan oluşan bir taç vardı” (Vahiy 12,1). Ayrıca Yuhanna “gökten, Tanrı’nın yanından inen ve O’nun görkemiyle ışıldayan kutsal kenti” de gördü. Tanrı göklerdedir, ancak yalnızlığını yaşamak için değil, bizden ve tüm insanlıktan uzak olmak için değildir! Tersine sanki Onun için göklerde olmak hepimizi kucaklamak için bir fırsattır. Bir mezmur, Baba’nın yeryüzünde Onu arayan bir insanın olup olmadığını görmek için göklerden eğildiğini söylemektedir. Biz Onu görmüyoruz ama O dikkatli bakışlarıyla bizleri takip etmektedir ve göz göze gelip sevgisini görmemizi istemektedir. O göklerde ise de, uzak değildir, çünkü Kutsal Yazılardaki dualar, yani mezmurlar şöyle demektedir: O yeryüzünü ayaklarının sehpası haline getirdi! O halde Tanrı’nın “saklandığı” yer tüm yeryüzünü kaplamaktadır. Biz yeryüzünde hareket ederiz, ama dikkatli olmalıyız, devamlı Ona taparak hareket etmeliyiz çünkü nerede olursak olalım Tanrı’nın “ayağını” dayadığı yere basabiliriz. O halde yeryüzünün her köşesi bizim için dua ve tapma yeridir. Gökler ve yeryüzü gerçekten karşılaşmakta ve kucaklaşmakta, bu da Tanrı’nın “ayağının” sayesinde olmaktadır. Bu elbette bir konuşma tarzıdır, ama Tanrı korkusunu anlamamıza ve daima her yerde hatırlamamıza yardım etmektedir. Kutsal olan ve kutsal olmayan yerler yoktur, mademki Babamız Tanrı göklerdedir ve yeryüzünü “ayaklarının sehpası” olarak kullanmaktadır!

başa dön

 

Adın yüceltilsin

15

“Adın yüceltilsin”. Duamıza devam ederken bakışlarımızı Baba’nın üzerine odaklıyoruz ve Onun bakışlarıyla karşılaşmak istiyoruz: bu şekilde en derin arzularını anlayacağız. İsa, kendi ihtiyaçlarımızı düşüneceğimize, bizden işte bunu istiyor. O biliyor ki kendi sorunlarımızı düşünmek bize fayda sağlamıyor, bizi değiştirmiyor, bizi daha iyi yapmıyor. Baba’nın önem verdiklerine bakalım, Onun düşünceleri bizim olsun, böylece Ona benzeyeceğiz! Kutsal Yazıları okurken Tanrı’nın en büyük arzularından birinin, adını yüceltmemiz olduğunu görüyoruz. Bu, Tanrı’nın egoist bir arzusu değildir, tersine bizi derinlemesine iyileştirmek için bir yoldur. Gerçekten de peygamber Hezekyel’in Kitabından Tanrı’nın, adını yüceltmek için evlatlarını topladığını, arındırdığını ve onlara yeni bir yürek, yeni bir ruh verdiğini öğreniyoruz. “Tanrı’nın adını yüceltmek” sözü bize fayda getirecek birçok avantajı özetleyen bir hitap tarzıdır. Tanrı bizim için ve bizimle beraber yapabildikleri sayesinde kendini tüm dünyaya tanıtır. O, Babil’e sürgünden sonra halkının diğer halklar arasında dağılmış olmasına üzülüyordu; bugün ise bizlerin yalnızlıktan sıkıntı çektiğimizi; dünyanın bizi baştan çıkardığını ve kandırdığı ayartmalarda, çok zayıf olduğumuzu görmektedir. O, yüreğimizin, günümüz dünyasının birçok ilahı tarafından baştan çıkarıldığını ve bu sebepten acilen arınmaya ihtiyacımız olduğunu biliyor; refah, zevk ve sahte haklar, haçın değerinin gözümüzden kaçmasına yol açıyor ve Baba’yı gerçek bir baba gibi görmemizi engelliyor. Baba kendisi yüreğimizden sahte ilahların yalancılığını kaldırmak için yollar bulacaktır. Bizi azarlamayı mı deneyecek? Acıya, hastalığa, mateme veya zulme uğramamıza izin vermeye mi mecbur kalacak? Bize olan sevgisi, hastayı iyileştirmek için belki acı ilaç veren dikkatli doktor gibi mi veya hastanın canını kurtarmak için bir organı kesip alan bir cerrah gibi mi gelecek? Babamız Onun yaşamını paylaşmamızı istiyor ve bunun için bize Ruhunu da bağışlıyor: yakınlığımızdan mutlu olduğu için bizleri topluyor ve arındırıyor böylece evlatları oluyoruz ve yaşamımız, mükemmel sevgisiyle ve merhametiyle dolu oluyor.

16

“Adın yüceltilsin”, daha doğrusu “kutsal kılınsın”. Bu sözleri söylerken “yüceltilsin” veya “kutsal kılınsın” kelimesinin anlamı ne olabilir ve Babamız Tanrı’nın “adı” nedir, sorusu geliyor aklımıza. Kutsal kılmak sözü ile tek kutsal olan Tanrı’ya bir şey veya kişi, adamaktır. Son yemek esnasında İsa “Onlar kutsal kılınsınlar diye kendimi onların uğruna adıyorum” demişti. O, sınırsız bir itaat ile kendini tamamıyla Baba’ya sunmak istiyordu.

Baba’nın “adı” ne olabilir? Biliyoruz ki Yeruşalim mabedinin büyük rahibi, Kutsalların Kutsalı bölümünde olduğunda ve kimse onu duyamadığında, senede sadece bir kere olmak suretiyle Tanrı’nın adını telaffuz ediyordu. Tanrı’nın adı nedir? Ad, genelde birinin veya bir şeyin kimliğini belirtmek için söylediğimiz sözdür. Ama Tanrı’mızın ve Babamızın “kimliğini” sadece ağzımızın telaffuz edeceği sade bir sözle belirtilebilir mi? Tanrı kendini bize sözlerle değil, bir kişi olan İsa aracılığıyla tanıtmak istedi. İsa ilahi sevgiyi, merhameti ve affı tamamıyla yaşadı ve bu sebepten Tanrı Onun aracılığıyla bize kendini tanıtıyor. Bunun için aziz Pavlus Tanrı hakkında daima şöyle diyor: “Rabbimiz Mesih İsa’nın Tanrısı ve Babası...” (2Kor. 11,13 ve 1Pt. 1,3). Bu sebepten Babanın gerçek adı İsa’nın çehresidir: Onun aracılığıyla Baba’yı tanıyoruz ve karşılaşabiliyoruz. Bu sebepten “adın yüceltilsin” dediğimizde İsa’nın herkes tarafından Tanrı’nın gerçek çehresini gösteren olarak tanınması arzumuzu belirtiyoruz. İsa da bunu belirtmişti: “Beni görmüş olan, Baba’yı görmüştür” (Yh. 12,45). Bu dua sözleri ile İsa’nın, ölümünü açıkça bildirdikten sonra, belirttiği arzusuna birlik oluyoruz: “Ben bu amaç için bu saate geldim. Baba, adını yücelt! (Yh. 12,27-28). Baba bu duayı kabul edecek ve Oğlunun kendisini insanların kurtuluşu için feda etmesini kabul ederek kendi Adını yüceltecektir. Bizler “adın yüceltilsin” dediğimizde İsa’nın gerçekleştiği bu arzuya birlik oluyoruz.

17

Bir mezmur şöyle der: “Bize değil Rab, bize değil, kendi adına şan ver” (115,1)! Baba Tanrı’nın adını yüceltmek isterken kendi şanımızı aramaktan vazgeçeriz. Kendi şanımızı aramak daima bize tuzak kuran bir ayartmadır, bazen bunun farkında bile olmayız. Kendi şanımızı ararken tehlikeli bir duruma düşeriz, çünkü kibrimizi, yalancılığımızı ve başkalarını hor gördüğümüzü fark etmeyiz. Ama arzumuz sadece Tanrı’ya şan vermek olduğundan alçakgönüllülükte kalmayı, her kişiye değer vermeyi ve gerçeği aramayı sürdürmeyi beceriyoruz. Sevinçle “Adın yüceltilsin” demeye de devam ediyoruz. Tanrı’nın, adını yüceltmemizi istemesi, kendi açısından sadece sevgi sebebiyledir, katiyen bir egoizm eylemi değildir: O, bu yolla gerçek sevgiye bağlı kalabileceğimizi ve bununla büyüyebileceğimizi, gurur, kibir güdülerimizi yenebileceğimizi bilmektedir. Kim Tanrı’nın adını yüceltmeye çalışıyorsa “benliği” ile ilgili sınırlamaları aşar, dolayısıyla da af eder, kızgınlık veya hor görmek istenilen durumları sevgi ile atlatır. Sen de tüm yüreğinle Tanrı’nın adının yüceltilmesini arzulayabilirsin. Başkalarıyla ilişkilerinde ölçüt bu olmalıdır. O zaman da karşılaştığın kişilerin tepkilerini anlayabileceksin, bunlara önem vermeyeceksin, hür kalacaksın, onları sevmeye devam edeceksin, sadece kendinden konuşanlara, sadece eleştirenlere, sana bağırıp laf atanlara, boş konuşmalar yapanlara, sevimsiz ve itici davrananlara, iş yerinde sana zarar verenlere, hatta sana küfredenlere sabredeceksin ve onları sevmeyi bileceksin. Bu gibi durumlarda Tanrı’nın şanını arıyorsan kendini düşünmezsin, yorgunluğunu düşünmezsin ve faydanı aramazsın. Acı çekeceksin, ama huzur içersinde olacaksın, acı çekmenin temel sebebi sana karşı olanlarda huzur olmadığını görmekten ileri gelecektir, ona kızgın kalmayacaksın, o kişiye sevgi ile bakmaya devam edeceksin. Bu kişinin sevgiye, dikkate ve eğitilmeye ihtiyacı vardır. “Adın yüceltilsin”.

başa dön

 

Hükümdarlığın gelsin

18

“Hükümdarlığın gelsin!”. Tanrı’nın planlarında bir insanın diğer insanların başına geçip kendini kral yapması ihtimali hiç düşünülmemişti. Tanrı insanları sevmeye kabiliyetli, birbirlerine kardeş olmaya kabiliyetli yarattı. Ama günah Tanrı’nın niyetlerini alt üst etti: Kahin ile Habil’in olayı bunun ispatıdır ve Babil Kulesinin inşasında meydana gelenler de meyvesidir. Tanrı en azından milletini haksızlıklardan, kinin yarattığı anlaşmazlıkların sonucu acılardan, sonucunda da insanın insana baskı yapmasından korumak isterdi. İsrailliler Samuel’den diğer milletler gibi başlarında bir kral olmasını istediklerinde peygamber onları uyardı: onların bu arzusu insani kibirden kaynaklanıyordu, Tanrı’nın yüreğinden değil! İnsan, herhangi bir insan, kral olmak için seçilmiş olsa da, egoizmden, aç gözlülükten, hırs, şan ve güç açlığından muaf değildir; krala sahip olmak herkes için çok ve uzun ıstıraplara sebep olacaktı. İsrailliler bunun farkına hemen vardılar. Şimdi milletin ve milletlerin üzerine yetkiyi insanlara emanet etmiş olmanın sonuçlarını tecrübe ettik ve ediyoruz. Tüm dünya tarihine bakarsak birinin diğerini egemenliği altına almak istemesinin meydana getirdiği acıları ve insani hükümdarlıklar arasındaki savaşı görürüz. İsa bize dua etmeyi öğrettiğinde duaya hepimizin çoğu kez bilinçsiz ama derin arzusunu ekledi. Baba’nın ilk arzusuna dönmeliyiz, O bizi kardeş ve sadece kardeş görmek istemektedir. Bu da, ancak güçlü kişiler diğerleri üzerine hükmetmekten ve zayıf kişiler sorumluluklarını başkaları üzerine atmaktan vazgeçerlerse ve herkes hürce sadece Tanrı’ya itaat ederse, gerçekleşebilir. İsa yüreğimize hükmedenin sadece Tanrı olması arzusunu koyar. “Hükümdarlığın gelsin!”. Bizden faydalanan kişilerin vatandaşı olmaktan bıktık, onlar sadece zenginlik arzularının peşindedirler, sadece zenginliği düşünerek Tanrı’nın emirlerini hor görmektedirler. “Hükümdarlığın gelsin”. Bunu söyleyerek sadece Tanrı’nın itaat edilmeye layık olduğunu söylüyoruz, sadece Tanrı emredebilir çünkü Onun emri ancak ve ancak sevgidir.

19

“Hükümdarlığın gelsin!”. Biz kolayca aldanıyoruz. Demokratik bir şekilde bizi yönetecek veya bize hükmedecek insanların seçimleri olduğunda biz kolaylıkla boşa umutlanıyoruz. Her defa oy verenler ve seçilecekler için dua ediyoruz: Ancak en gerçek dua daima şudur: “Hükümdarlığın gelsin!”. Bir devleti yöneten kişiler demokrasi ikliminde de olsa Tanrı’nın emirlerini görmezlikten gelebilirler veya öyle bir şekilde uygulayabilirler ki kendilerini dünyanın ve emirlerin tek hükümdarı hissederler. Biz buna hayret etmiyoruz çünkü insanların zayıflığını biliyoruz, ancak bunu ne kabul edebiliriz ne de uygun görebiliriz. Bu sebepten meclis veya hükümet değişikliklerinde fazla ümitli olmayalım: isimler değişiyor olabilir, ancak başta olacak kişinin yüreği değişmeyebiliyor. O, Tanrı’nın değil, kendi emirlerini kabul ettirtmeye çalışabilecektir. Baba’nın emirleri iyiliğimiz için verdi, gerçek ve huzurlu bir toplum yaşamı için onları verdi: gerçekten de Tanrı, kötülüğün getirdiği ve gelecekte de olacak sonuçları görmektedir, biz ise gelecek sonuçları göremiyoruz veya görmek istemiyoruz. Baba bunları önlemek ister ama hükmeden kişiler Onun yerini almak ister ve de alıyorlar. Bu sebepten bizler şöyle dua etmeye devam etmekteyiz: “Hükümdarlığın gelsin”. Sanki şunu diyoruz: “Baba, sana itaat etmek istiyoruz, sen bize emret. Bizi sevdiğini biliyoruz ve emirlerin sevgiden kaynaklandığını anlıyoruz. Sana itaat etmek sağlıklıdır, barış, huzur, iyilik ve sevinç getirir”. Her hükümdarlık, kral kendini gösterdiğinde başlar. Baba’nın Hükümdarlığının kralı kimdir? Sadece Oğlu olabilir. Bu sebepten İsa vaaz etmeye başladığında şöyle ilan ediyordu: “Tanrı’nın hükümdarlığı yaklaştı!”. İsa yaklaştığında Baba’nın hükümdarlığı yaklaşır. Bu hükümdarlıkta hepimiz kardeşiz, herkes tarafından sevilir ve herkesi sevebiliriz. “Hükümdarlığın gelsin” derken İsa’ya onu beklediğimizi, istediğimizi, mevcudiyetinden mutlu olduğumuzu söylüyor gibiyiz. O, Kral Davut’un soyundan geldi. İsrail Halkı onu gerçek kral olarak kabul etsin diye, Tanrı onu Kral Davut’un Oğlu gibi gönderdi. İsa, gerçek kral gibi tanınmak istedi: dünyevi bir kralın hakkı olduğu halde, üzerine hiç kimsenin oturmadığı bir tay istedi, ancak Tanrı tarafından gönderilmiş kral olarak, bir at yavrusu değil de, bir eşek yavrusu, bir sıpa istedi. Bu hayvan hizmetkârların, iş yapanların, başkasının faydası için çalışanın kullandığı bir cins hayvan idi.

20

“Hükümdarlığın gelsin”. Böyle dua ettiğimizde Baba’ya İsa’yı, yani Onun dünyaya yolladığı ve tüm gücü, tüm sevgi gücünü verdiği insanı, arzuladığımızı söylüyoruz. İsa geldi, dünyaya hükmetmeye başladı, çok kişi de Onu kral gibi kabul etti. Kim onu kral olarak kabul ediyorsa, kendi kralı olarak kabul eder, başkalarının kralı olarak değil! İsa bu gerçeği Pilatus’a da anlatmaya çalıştı, ancak Pilatus sadece Yahudilerin onu suçladığı lakap ile ilgileniyordu. Ona şöyle dedi: “Bunu kendiliğinden mi söylüyorsun yoksa başkaları mı sana benim hakkımda konuştu?” Baba’nın Hükümdarlığı İsa’nın itaat edildiği yerdedir: yani şakirtlerin arasında, Kilisededir. Ancak şunu da görmekteyiz: Kilise dışındaki bazı kişiler İsa’ya itaat ediyorlar, diğer tarafta bazen Kilisenin üyeleri ise maalesef itaatsizlik ediyor ve skandal yaratıyorlar. Bu sebepten Tanrı’nın Hükümdarlığının, sadece Kilise olduğunu söyleyemeyiz. Ancak yine de, Kilisede Tanrı’nın Hükümdarlığının hüküm sürdüğünü ve Kilise’nin, Tanrı’nın Hükümdarlığının en açık ve en güvenli ifadesi olduğunu söyleyebilmek isteriz. Bu sebepten bizler İsa ile bağlı yaşamaya çalışıyoruz, çünkü üye olduğumuz Kilisenin gerçekten Tanrı’nın hükümdarlığı olmasını arzuluyoruz. İsa havarilerine, Onunla birlikte hüküm sürebilsinler diye, on iki taht hazırlayacağına da söz vermişti. Onunla birlikte hüküm sürmek mümkündür, ancak Onun gibi haçtan geçmek gereklidir: hükümdarlığında sağına ve soluna oturmak isteyen iki kardeşe İsa her şeyden önce kendi kupasından içmeye hazır olacaklar mı diye sordu! Bu sebepten aziz Pavlus da şöyle yazdı: “Eğer O’nunla dayanırsak, O'nunla birlikte hükmedeceğiz” (2Tim 2,12). O halde “hükümdarlığın gelsin” derken İsa ile birlikte Golgota’ya giden yolda yürümeye, Onunla haçı taşımaya, kendimizi Baba’ya Mesih’in Bedeninin uzvu olarak sunmaya hazır olduğumuzu söylüyoruz. Baba’nın Hükümdarlığının tamamlanmasını ve tam olarak gelmesini sonda göreceğiz, Onunla birlikte şanında toplanmış olacağımız zaman! O zaman tüm tanıklar ve kurtulanlarla şöyle haykıracağız: “Tanrı’mızın kurtarışı, gücü, egemenliği ve Mesih’inin yetkisi şimdi gerçekleşti. Çünkü kardeşlerimizin suçlayıcısı, onları Tanrı’mızın önünde gece gündüz suçlayan, aşağı atıldı”. Hükümdarlık ancak düşman güçsüz kılındığında ve kimseyi suçlayamayacağı zaman tam olarak gerçekleşecektir, çünkü hepimiz dünyanın tek kurtarıcısına bağlanmış ve emanet edilmiş olacağız.

21

“Hükümdarlığın gelsin!”. Bu sözlerle, “Tanrı’nın hükümdarlığı yakındır!” diye müjdeleyen İsa’nın sevincini tekrar yaşıyoruz. İsa, hükümdarlığın kralının kendisi olduğunu biliyordu: annesi Meryem de bunu biliyordu, çünkü melek Cebrail ona bunu açıklamıştı. İsa aynı zamanda, bu unvanı Tanrı’ya ve Onun tarafından yollanana bağlayan birçok mezmurdan da, biliyordu. Mezmur 2, Oğul için şöyle der: “Mülk olarak yeryüzünün dört bucağını vereyim” . O, herkesin sevinçle hizmet ettiği bir kraldır: “O'na neşeyle kulluk edin, Sevinç ezgileriyle çıkın huzuruna!”(Mez. 100). Tanrı’nın krallığında hiçbir korku, çekinme yoktur, dolayısıyla Oğul’un krallığı önünde de yoktur. O iyi bir kraldır, hakkı ve adaleti seven bir kraldır, herkesin istediği bir kraldır! Ona itaat etmek kendi arzunu yapmaktan iyidir. Ona itaat etmek kendi geleceğini garantiye almaktır, herkesle ahenk içersinde olmaktır, milletler arasında huzur demektir. Onun hükümdarlığının sınırları yoktur, kültürler ve dillerle sınırlı değildir, hatta coğrafyası ve uzaklıklarıyla da sınırlı değildir. Onun hükümdarlığı tüm insani hükümdarlıkların arasından geçer. Aziz Pavlus da Efes’e vardığında sinagogda “dinleyicileri Tanrı’nın hükümdarlığı hakkında ikna etmeye çalıştı”. Baba’nın sevgisinin dünyadaki varlığını bu şekilde açıklamak dünyadaki tüm kültürlerin anlayacağı bir şekildir. Gerçekten de tüm dünyada sevgi dili anlaşılmaktadır, bu “yeni” dili, Kutsal Ruh, İsa’ya iman edenlere verdi. Bu hükümdarlık da şimdiden var olduğu için birçok kişi başka ülkelere giderek onların hastalarını tedavi etmeye yardım etmekteler, besin ve su aramalarına yardımcı olmaktalar ve fakir halkları çok uluslu şirketlerden korumaktadır. 2000 yıldır var olan bu hükümdarlık sayesinde cömert oluyoruz ve fakir ülkelere veya deprem, sel gibi doğal afetlerden zarar görenlere bağışta bulunabiliyoruz. Şöyle dua etmeye devam edelim: “Hükümdarlığın gelsin!” ve gezegenimizin bir parçasını yönetenler tarafından unutulan her kişiye Baba’nın sevgisi ulaşabilsin diye, yardımcı olmaya, işbirliği yapmaya hazır olalım, cömert olalım.

başa dön

 

Göklerde olduğu gibi, yeryüzünde de senin isteğin olsun

22

“Göklerde olduğu gibi, yeryüzünde de senin isteğin olsun”! Baba’nın isteği ne kadar güzel! Sadece sevgiyi bilen O, yaratıkları için sadece iyiyi ve en iyisini istiyor. O sadece iyiliği düşünmeyi bilir. Bu sebepten bizler, Ona Baba diyerek rahatlıkla, güvenle, sevinçle ve barışla, Onun isteğine kendimizi sunuyoruz. Duamızda Onun isteğinin bizimkinden önemli olduğunu vurguluyoruz. Bizim de bir isteğimiz var, ancak onun, en başından kendi egoizmimizden ve sevdiğimiz kişilerden etkilendiğini biliyoruz. İsteğimiz maddi arzularımızdan şekil alır, bunlar çoğu kez, kötü alışkanlıklara ve günaha götüren hırs, cinsel arzular ve güç arayışı kaynaklıdır. Baba elbette bizleri bu tehlikelerden korumak veya bunlara yönelik olmuş olursak, kurtarmak ister. Bu sebepten birçok kere kendi isteğimizle Tanrı’nın ki arasında büyük farklılıklar vardır. Bu sebepten her zaman daha çok inançla ve güvenle şöyle diyelim: “Göklerde olduğu gibi, yeryüzünde de senin isteğin olsun”. İsa sadece sözlerle değil, örnekle de bize Baba’nın arzusunu kabul etmenin ne kadar önemli olduğunu öğretti. Örneğin Zeytinlik Bahçesinde olduğunda ölümcül sıkıntılar çektiğinde şöyle dedi: “Baba, benim değil senin isteğin olsun!”. İsa ne egoizmin etkisinde idi ne de günah işlemişti, ancak yine de Baba’nın isteğini gerçekleştirmekte zorlandı. Baba’nın o isteğini gerçekleştirerek kendisi şana ulaştı, dünyanın da kurtuluşa ulaşmasını sağladı: tüm insanların günahlarının yükü İsa'nın üzerindeydi, O insanların bu yüküne ortak olmak istedi. Bizler de Baba’nın isteğini kabullenmekte zorlanıyoruz, sebep de, sadece egoist eğilimlerimiz değil, bizi çevreleyen günahın etkisi ve şahsi itaatsizliklerimizin sonucudur. İsa’nın Baba’ya olan mükemmel sevgisine katılmak için ve Tanrı’nın projelerinin gerçekleşmesine işbirliği yapmak için, imanla şöyle demeye devam edelim: “Senin isteğin olsun”.

23

“Göklerde olduğu gibi yeryüzünde de senin isteğin olsun”. İsa onun ardından gidenlere arkadaş dedi, çünkü onlara Baba’dan duyduklarını iletir. O halde Tanrı’nın planları ve arzuları, tanınması imkansız, gizemli bir şey değildir, hatta madem ki o Babamız ve biz Onun evlatlarıyız, açıklamalarını anlamak sevincine sahibiz. Bugün incelediğimiz bu dua Baba’nın isteğini anlama arzumuzdur: onu öğrenmeyi arzu ediyoruz çünkü bütün gücümüzle gerçekleştirmek istiyoruz, hayalimizi ve kuvvetimizi onu gerçekleştirmek için kullanacağız. Baba’nın isteğinin bizim isteğimiz olmasını istiyoruz ve planlarını somutlaştırmak için O'nun seçtiği yolları seçmek istiyoruz. Tanrı’mızın ne istediğini anlamak için ne yapabiliriz? Arzularının büyük kısmını Kutsal Yazılardan zaten biliyoruz, emirlerini biliyoruz. Arzularının diğer işaretlerini havarilerin halefleri olan episkoposlardan öğreniyoruz. İsa havarilerini bize İsa şöyle diyerek gönderdi: “Kim sizi dinlerse beni dinlemiş olur”. Sonra yaşam şartları da her gün bizleri seçim yapmaya zorlar: Rab’bin Sözünün içimizde geliştirdi prensiplere uygun olarak alçakgönüllülük ve huzurla seçimler yaparız. Yapmamız gereken günlük seçimlerimiz genelde daha belli başlı seçimlerimizin sonucudur: yani yaşam, iş durumumuz, cemaat, sivil ve kilise yaşamımızda aldığımız kararlar gibi. Kim evlenmeyi seçtiyse ayartmalardan kurtulmak için daima onun sevgi bağını göz önünde tutmalıdır, kuvvetlendirmeli ve derinleştirmelidir. Arkadaş veya iş ortaklarından veya başkalarından gelen teklifler karşısında ilk önce eşinin arzularını ve ihtiyaçlarını göz önünde tutacaktır, önceliği ona verecektir. Kim bir vakfa veya gönüllü işe kendini adadı ise Tanrı'nın isteğinin aldığı görevlere sadık kalmak olduğunu bilmektedir. Sevgi gerçekten de sadıktır, merhametlidir, iyilikseverdir ve alçakgönüllüdür. Tanrı’nın sevgisinin nitelikleri bize Tanrı'nın hangi şekilde O'na karşı itaat eylemlerimizi gerçekleştirmemizi istediğini göstermektedir.

24

“Göklerde olduğu gibi yeryüzünde de senin isteğin olsun”. Duamızın bu cümlesiyle İsa yine gözlerimizi kaldırtıyor, hatta gözlerimizi daima ileriye, dünyevi şeylerin üzerine kaldırmamızı öngörüyor. Baba’nın isteğini nasıl gerçekleştirebiliriz? Biz burada yeryüzündeyiz, ama arzularımız göklerde kök salmalıdırlar. Göklerde Baba’nın sevgisi engel bulmamaktadır, çünkü göklerde yaşayanlar sevmekte hürdürler, egoizmin frenlemesinden hürdürler, her çeşit gurur, yalan denenmelerinden hürdürler. Göklerde yaşayanlar Baba’nın arzusunu kararlılıkla, hızla, sevinçle, Tanrı’nın arzularını yönlendirdiği aynı sevgiyle, gerçekleştirmektedirler. Yeryüzümüz göklerin devamı olmalıdır, bizler de bunun olması için yardımcı olmalıyız. Bu sebepten mümkün olduğu kadar meleklerin ve bizden önce yaşamış olan, göklerde yaşayan ve orasını Tanrı’nın şehrine çeviren kardeşlerimize bakalım. Onlar Baba’nın teklifleri karşısında başka fikirler, başka düşünme şekilleri, kendi bakış açılarını üretmiyorlar. Onlar Baba’nın isteğinin en büyük, en güzel, en güçlü sevgi olduğunu ve bunu gerçekleştirenin Ona layık olduğunu bilmektedirler. Melekler ve Azizler öğretmenlerimiz olsunlar. Senin isteğin olsun! Baba’nın isteğini gerçekleştirmeyi ve daha önce onu bilmeyi istemeyi ilk planda tutacağız. Onun bizi hiçbir şey için zorlamayacağını biliyoruz çünkü O, evlatlarının hür olmasını istiyor. Gerçek bir baba gibi O da evlatlarının olgun, sorumlu seçimler yapabilecek insanlar olmalarını istiyor: bu sebepten bizi zorlamıyor ve kendimize kötülük yapmamız pahasına bile hürriyetimize saygı gösteriyor. Bizler ise Ona ısrarla şöyle diyeceğiz: Baba, bize arzularını bildir, çünkü seninle işbirliği yaparak dünyayı bir sevgi yerine çevirmek istiyoruz. Bu sebepten mezmur yazarı ile birlikte Ona şöyle demeye devam edeceğiz: “Bana gerçek yolunda öncülük et, eğit beni; Çünkü beni kurtaran Tanrı sensin. Bütün gün umudum sende” (Mez. 25,4).

başa dön

 

Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver

25

“Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver”. Bir zamanlar şöyle düşünüyordum: sonunda İsa bizim için bir şey dilememize izin veriyor. Evet, çünkü içgüdüsel olarak duanın bir şey istemek olduğunu, ihtiyaçlarımızı ve acılarımızı Rab’be bildirmek olduğunu düşünürüz, sanki bunları O bilmiyormuş, görmüyormuş, yeterince bizi sevmiyormuş gibi. Daima biraz pagan-putperest kalıyoruz, yani Tanrı’mızın babamız olduğunu kolaylıkla unutuyoruz ve endişeleniyoruz. Şimdi İsa arzularımızı Tanrı’ya sunmayı da bize öğretmek istiyor. Zaten O, şakirtlerine de şöyle demişti: “Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır” dedi ve Baba’nın bizi dinlemeye ve bizim dualarımızı gerçekleştirmeye olan arzusunu çeşitli hikayelerle anlattı, bize Onu çocuklarının ihtiyaçlarını dinleyen bir baba gibi gösterdi. O, Baba’ya karşı sade ve gerçek bir yakınlığı gerçekleştirmemizi istiyor, aynen bir evlat yakınlığı gibi. Bu sebepten bizlere dilemeyi öğretmektedir. Her şeyden önce O, arzuyu çoğul olarak istemektedir, bu bizde hiçbir şüphe bırakmamaktadır: bizler her birimiz kendimiz için yaşamamaktayız, ama tek bir ailenin üyeleriyiz. Bu ailede birbirimize destek oluruz, her birimiz diğerinin sevinçlerini ve arzularını paylaşırız, çünkü kardeşiz. Bir ailede biri açsa herkes bundan sıkılır, herkes aç demektir, birinde de yemek varsa bu herkese yaramalıdır. İsa beş ekmek ve iki balığı dağıtarak örnek vermişti. Eğer Baba’dan bir şey istiyorsak bunu tüm insanlık için istiyoruz. Ve Baba’dan bir şey sormak istiyorsak gerçekten ihtiyacımız olanı isteyelim: bu sebepten “günlük ekmeğimizi bugün” ver diyoruz, yani bugünkü ihtiyacımız için diliyoruz, biriktirmek için veya zenginleşmek için değil. Yarın ne olacak? Yarın Baba hala Baba olacak, Ona yine kendimiz ve kardeşlerimiz için arzularımızı bildireceğiz. Aynı zamanda bu duanın sözleri bizlerde birkaç soru işareti yaratıyor. Ekmeğin verilmesi gereken “bizler” kimiz? Ekmek sözcüğü ile ne demek istiyoruz? Gerçekten yenilecek ekmeği mi yoksa başka bir şey mi ima ediyoruz? Dediğimiz “bugün”, şimdi yaşadığımız an mıdır?

26

“Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver”. Bize ekmeğimizi ver: Bu ‘bize’ ve ‘bizim’ sözcüklerini iki şekilde düşünebiliriz. Tüm insanları, tüm halkları düşünmek kolaydır. Böylece tüm dünyanın temsilcileri oluyoruz, devamlı olarak açlık çeken ve yaşamak için hep terleyen, acı çeken halkların sesi oluyoruz. Bu şekilde duamız son derece sorumlu oluyor. Eğer Babamız Tanrı’dan, açlıktan ölen kardeşimiz için ekmek diliyorsak ve bizde fazlalık ekmek varsa, o kardeşimizin açlığından kendimizi sorumlu değilmişiz gibi düşünemeyiz. Ayrıca kendi refahı için batı dünyanın harcadığı ürünlerin büyük kısmının, fakir ülkeler tarafından üretildiğini ve karşılığında onlara acınacak bir ücret verildiğini düşünürsek adalet diye bağıran çığlığı hep duyacağız: Baba’mız o ülkelerin acılarının haberlerini ve onlar yararına çalışanların başlattıkları teşebbüsleri bize bildiriyor. Onları görmezlikten gelmeyelim. Eğer bankalarda para yatırarak desteklediğimiz çok uluslu şirketlerin elleri ve silahları vasıtasıyla devamlı olarak çaldığımızı iade etmezsek, kendi kendimizi mahkum ederiz ve duamız ikiyüzlü olur. Duamız dünyanın fakirlerini destekleyen tüm girişimlere dikkatli olmaya çağırır bizi. Örneğin sigara ve esrar veya şans oyunları, dergiler, kozmetik ürünleri gibi gereksiz, hatta zararlı şeylere ne kadar çok para harcandığını düşündüğümde ve bunu aç ülkeler için toplanan paraların azlığıyla karşılaştırdığımda, utanıyorum. Bu vazifeyi sadece hükümetlere bırakamayız: çünkü onlar söz veriyor ama yapmıyorlar. Ne zaman “günlük ekmeğimizi bugün de bize ver” diye dua ediyoruz, o zaman ekmeği olmayanları düşünelim ve sonra da bankadaki hesabımızı düşünelim. Tanrı onun babalığıyla işbirliği yapalım diye cömert olmamızı istiyor.

27

“Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver”. “Bize”yi ve “bizim”i biraz daha öz olarak da düşünebiliriz: bu dua ile dua edenler Hıristiyanlardır, yani vaftiz olanlar. Nitekim bu dünyada başka hiç kimse Tanrı’yı Baba diye çağırmayı ve başkaları için ekmek istemeyi, hayal bile etmez! Duanın bu cümlesi ile İsa, bizim için, yani biz Hıristiyanlar, vaftiz olmuşlar bizim için, “ekmek” istememizi öğretiyor. Bazılarına göre bu dua etme şekli biraz egoistçe gelebilir. İsa sadece kendimiz için dua etmeyi öğretmiş olabilir mi? Sadece kendimizi düşünebilir miyiz? Bizi ilgilendiren sadece Hıristiyanlar mı? Böyle olsa şaşıranlar haklı olurdu. Ama tarihe ve coğrafyaya bakarsak Hıristiyanların, dünyanın her köşesinde herkesle ilgilenenler olduklarını görürüz. Kim Kalkütalı Rahibe Teresa’nın ve başka birçok Hıristiyan’ın girişimlerini bilmez? Orta Doğu ve Afrika’daki Hıristiyan okullarına ve hastanelerine dikkatle bakanlar da bu kurumlardan faydalananların çoğunun Hıristiyan olmadığını görür. Ancak şöyle düşünelim, biz Hıristiyanların ihtiyaç duyduğu ekmek nedir? Baba’mızdan ısrarla istediğimiz ekmek nedir? Sadece sofrada yenilen ekmek mi? Biz Hıristiyanların özel bir ekmeğe ihtiyacı var: kardeşliğimizi ve tüm dünyaya sevgimizi besleyen, birliğimizi ve azizliğimizi arttıran bir ekmeğe. Biz Hıristiyanların ihtiyaç duyduğu ekmek yeni ve canlı bir ekmektir, bedenimizi değil, ruhumuzu besler. İsa’nın Baba’mızdan istememizi öğrettiği ekmek, Kilisenin Tanrı’nın evi olması için ve tüm insanlara affı, barışı, birliği ve sevinci verebilmesi için ihtiyaç duyduğu ekmektir. Kilisenin ve tüm Hıristiyanların ihtiyaç duyduğu ekmek Mesih’in Bedenidir, her gün onunla besleniriz. Bu ekmek her şeyden önce biz vaftizlileri birleştirir, ama sonra herkese yardımcı olmamızı sağlar, Tanrı’nın sevgisinin işaretlerini ve armağanlarını vermeye bizi hazır kılar; herkese derken de, Hıristiyan olmayanları ve bizden nefret edenleri de düşünürüz! “Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver!”.

28

“Günlük ekmeğimizi bugün de bize ver”. Kilisenin ihtiyaç duyduğu ekmek, Mesih’in Bedenidir. İçimizde Kutsal Ruh’un varlığının sabit olması için, bizler bu ekmekle, yani Mesih’in Bedeni ile besleniyoruz. Efkaristiya Ayini esnasında da aynen böyle dua ediyoruz. Ekmeğin ve şarabın takdisinden önce onların üzerine inmesi için Kutsal Ruh’a yalvarıyoruz, böylece Kutsal Ruh onları Mesih’in Bedenine ve Kanına çevirir. Takdis’ten sonra ise şöyle dua ederiz: “Mesih İsa'nın bedenini ve kanını paylaşıp, Kutsal Ruh ile kuvvetlendirmiş olan bizlerin, Mesih’te tek bir beden, tek bir ruh olmasını sağla” (3. Şükran Duası). Biz Mesih’in Bedeni ile besleniyoruz çünkü Kutsal Ruh’a ihtiyacımız var. O halde İsa bize ekmeği istemeyi öğrettiğinde O’nun Kutsal Ruh’u düşündüğünü söyleyebiliriz, üç arkadaş masalını anlatırken de aynı şeyi düşünüyordu. Bu masalı anlatırken (11,5-8) O, gece yarısı bir arkadaşın, arkadaşını, başka bir arkadaşı için ekmek dilemek uğruna uyandırdığını anlatıyor. O kadar ısrarla istiyor ki istediğini de elde ediyor. Aynen Baba da Kutsal Ruh’u, ondan ısrarla dileyene veriyor. Kutsal Ruh, Kilisenin büyümek için beslendiği ekmektir, İsa’nın Baba’sından şakirtleri için dilediği birliği veren ekmektir, onunla beslenenleri birleştiren ekmektir. “Günlük ekmeğimizi” istediğimizde sadece karnımızı doyuran ekmeği düşünmemeliyiz, her şeyden önce bizleri Kilisenin birer canlı üyesi kılan Ruh’u arzulamalıyız, Kiliseyi Rab’be itaatkar, birlikte sabit, dünyadaki misyonunu yaşamakta güçlü kılan Ruh’u arzulamalıyız. Tanrı tarafından sevilen bu dünyada, İsa’nın şahitleri olabilmek için Ruh’una ihtiyacımız vardır, yoksa dünyada bir yenilik olmayacağız. Devamlı olarak Kutsal Ruh’u dileyelim, böylece her gittiğimiz yerde Tanrı’nın ve Mesihi’nin varlığının kokusunu yayacağız: ne yaparsak yapalım, Baba’nın, O’nu tanımaya ve Mesih’in bedeninin üyeleri olmaya ihtiyacı olan insanlara bir armağanı olacağız.

başa dön

 

Bize kötülük edenleri bağışladığımız gibi, Sen de bağışla suçlarımızı

29

“Sen de bağışla suçlarımızı”. Bu acılı bir konu. Farz edelim ki suçlu ve borçluyuz. Ne kadar borcumuz var ve kime? Ferisiler ve Herodes’in taraftarları İsa’ya gelerek Onu denemeye kalkıştıklarında Ona, Tanrı’nın halkı İbranilerin, Roma pagan imparatoruna vergi vermeleri gerekiyor mu diye sordular. Rab hiç istifini bozmadan parayı göstermelerini istedi, paranın üzerinde Sezar’ın resmi vardı. O zaman da onlara şöyle dedi: “Sezar’a ait olanı Sezar’a, Tanrı’ya ait olanı Tanrı’ya veriniz” (Mk. 12,17). Tanrı’ya ait olanı Tanrı’ya veriniz: “Yeryüzü ve içindekiler Tanrı’nındır” (Mez. 24,1) diyen bir mezmur vardır. İnsan Onun eseridir, “Ona benzer” (Yar 1,27) yaratıldı, çehresinde ilahi ışık parlıyor. Tanrı’ya yaşamımız için ve bunu dolu ve sevinçli kılan sevgisi için borçluyuz. Yapmayı becerdiğimiz her iyiliği de Ona borçluyuz, çünkü her becerimiz, entelektüel veya fiziksel olsun, hepsi Ondan gelir. Eğer Tanrı’ya kendisine ait olanı verirsek, bize pek bir şey kalmaz. Ona her şeyden önce yüreğimizi vermeliyiz, böylece Onu tüm gücümüzle, tüm aklımızla, tüm varlığımızla seveceğiz. “Sen de bağışla suçlarımızı”, böylece huzurlu, korkusuzca yaşayabileceğiz. Elbette biz bu borcu ödeyemeyiz, bunu Tanrı’nın kendisi söylüyor: “Kimse kimsenin hayatının bedelini ödeyemez, Tanrı'ya fidye veremez. Çünkü hayatın fidyesi büyüktür” (Mez 49,7-8). Ama sonra da şöyle devam ediyor: “Ama Tanrı beni kurtaracak” (Mez.49,15). Bunun için Tanrı’nın bizi ellerine almasını ve zayıflığımızı göz önünde tutmamasını diliyoruz. Bu dünyadaki zenginlerin hiçbir avantajları yoktur, çünkü yaşamımızı ödeyemeyiz, onu para ile satın alamayız. Biz, her zaman için Tanrı’nın eseriyiz, Ona ait oluruz. Zenginler kendilerine yettiklerini zannederler: bu yanılgı onları hemen hayal kırıklığına uğratacaktır. Gerçekten de İsa, zenginliği ‘haksız’, yani yalancı görür, çünkü bizlerin kendimizi Tanrı’nın evlatları ve kardeş olarak hissetmemizi engeller ve bizi aldatır: hakikaten de en önemli anda, bu dünyayı terk ettiğimizde, o bizi terk eder, bizimle gelmez ve hiçbir borcumuzu ödeyemez!

30

“Sen de bağışla suçlarımızı”. İsa bizi, suçlarımızın bağışlanmasını dilemeye davet ediyor. Biz işlediğimiz suçlarla yaşamımızı, hatta yaratılışı mahvettik ve mahvetmeye devam ediyoruz. Duanın bu kısa bölümünde iki kere için “biz” kullanılıyor: daha önce konuştuğumuz gibi bununla bizim üye olduğumuz Kiliseyi düşünebiliriz. İsa’nın şakirtleri olmamıza rağmen günahkârız, devamlı olarak da merhamete, af eden ve unutan sevgiye ihtiyacımız vardır. Biz günahkarız, borçluyuz çünkü her birimiz Tanrı’ya itaat etmeyip kötülük yapar, hem de cemaat olarak O’nun mükemmel sevgisine tanıklık etmeyiz O halde sadece şahsi günahlarımızdan ve yarattıkları zarardan dolayı değil, aynı zamanda desteklediğimiz veya karşı çıkmadığımız, haksız ve sevgisiz sosyal davranışlarımızdan da sorumluyuz. Bu şekilde Kilisenin imanı zayıf olur ve dünyayı etkileyemez: tatsız tuz, gizli ışık, güçsüz maya gibi. Hıristiyanların, normal davranış şekline dönüşmüş olduklarından normal gibi gözüken günahlı davranışları çok zararlıdır, çünkü birçoklarının İsa’nın öğretilerine uygun yaşaması için engel teşkil etmektedirler. Bu şekilde İncil artık iyi bir haber olarak gözükmemekte, ilgi çekemez ve etkileyemez olmakta. Bu dönemlerde en çok yaygın olan günahlar ve doğru gibi gösterilmeye çalışılan günahlar cinsellikle ilgilidir, bunlar Hıristiyanlar arasında da çok yaygındır. Bu günahların sonuçları ciddidir, gerçekten çoktur, çoğalır ve yarattıkları acılar yıllar boyunca sürecek gibidir. En kötü sonuçlardan birisi aile olarak yaşama kabiliyetsizliğidir, aynen aileyi kurmakta ve yaşatmakta da zorlanılır. Böylece Tanrı’nın en güzel eseri, yani eşler arasındaki ve çocuklara da iletilen birlik, yok edilir. Şeytan, cinsel ve duygusal kaprislerini ön plana koyan, hatta bunların iyi ve doğru olduklarını gösteren insanlar aracılığıyla birçok acılı durumlar yaratır. O, aynı zamanda devletlerin de bu çok yanlış davranışlarını destekleyen kanunlar çıkarmalarını sağlıyor: çok uluslu şirketler, kazançlarını arttıran cinsel endüstriyi destekliyorlar, insanların, ailelerin ve tüm sosyal çevrenin gerçek iyiliğini unutturmayı başarıyorlar.

31

“Sen de bağışla suçlarımızı”. Daha önce, cinsel günahların aile kavramını yıktıklarını, çocukların küçük yaştan itibaren ruhsal dengelerini bozduklarını, şahıslar arası ilişkileri sarstığını, kürtajı kabullenmeye yol açtığını söylemiştim. Kürtajı doğru bulmaya başlamak insan hayatına verilen değeri küçümsemektir. Bunun sonucunda zincirleme bir değerler kaybı olur. Aileler evlat sayısını en çok bir veya ikiye indirir, onları yalnızlık içersinde büyümeye iterler ve kardeşlik, akrabalık tecrübesinden mahrum eder. Ayrılmaları ve boşanmaları kabullenen düşünce tarzımız, birçok çocuğun psikolojik çöküntüsüne sebep olur: bu çocuklar ne şekilde büyükler olacaklar? Hangi psikolojik dengesizliği yaşayacaklar? Elli yıl sonra bu boşanmaların meydana getireceği sosyal çöküntünün boyutu ne olacak? Diğer günahlar da düzensizlikler, hastalıklar ve acılar yaratıyor, yıllar içersinde büyük zararlar yaratıyorlar. Aç gözlülük ve cimrilik kardeşleri ayırıyor, kıskançlık ve kızgınlık yaratıyor, bunlar da depresyona, her türlü yeni ve tanınmamış hastalıklara yol açıyorlar. Her çeşit günah karşılıklı güvensizlik yaratıyor, yaşamı zor ve acı kılıyor. Tek tedavi almamız ve vermemiz gereken aftır. Bunu ısrarla isteyelim. Bunu Baba’dan istiyoruz: sadece O bizi gerçekten af edebilir. Biz onun affına inanıyoruz, gerçek olduğuna ve meyve getirdiğine inanıyoruz. Af bize barış, huzur verir ve Tanrı tarafından sevilen evlatlar olmanın sevincini yeniden verir. İsa’nın, affın nasıl sevinç verdiğini ve yıkılan ilişkileri nasıl tekrar kurduğunu anlatan meselini hatırlayalım: Baba’sının evini terk eden evladın hikâyesiydi. Baba, Ondan af dilemek için geriye döndüğümüzde bunu bayram gibi kutlar. Tanrı’nın sevinci bizi affetmektir! Büyük bir suç işledikten sonra veya çok günahlı bir durumdan sonra da, her şeyin bittiğini, artık çaresiz olduğumuzu söyleyemeyiz. Ancak Tanrı merhametli diye her şeyi hafife de alamayız, Ondan af dilemek gerekmediğini düşünmemeliyiz. Affı dilemeliyiz: İsa bunu dilememizi istiyor. Alçalmak ve af dilemek bize yarıyor: yapmazsak gururumuzun içinde, yani günahın içinde kalırız, Baba’nın sevgisinden uzak oluruz!

32

“Bize kötülük edenleri bağışladığımız gibi”. Suçlarımızın ve günahlarımızın affedilmesini diledik. Baba’nın tüm oğullarına ve tüm yaratıklarına duyduğu merhameti elde edeceğimize güveniyoruz. Ancak şöyle düşünmemiz normaldir, bize karşı kötü davranmış olanları biz affetmeye hazır değilsek, biz nasıl affedilmeyi bekleyebiliriz? Bu konu hakkında İsa çok anlamlı bir misal anlattı, kötü hizmetkar benzetmesini. O hizmetkar çok kötü davrandı, çünkü büyük bir meblağın affını aldıktan sonra kendisine az bir borcu olan arkadaşını bağışlamadı. Böyle bir kötülük borcunu ödemediği için alacağı cezadan çok daha büyük bir ceza almasına sebep oldu: “Benim sana acıdığım gibi sen de arkadaşına merhametli davranman gerekmez miydi?” (Mt. 18,33). Bu sebepten dolayı biz de Baba’ya başkalarına göstereceğimiz merhameti ölçüt olarak almasını ve ona göre bizi yargılamasını söylüyoruz. Nitekim İsa dua hakkındaki öğretişinin sonunda şöyle diyor: “Başkalarının suçlarını bağışlarsanız, göksel Babanın da sizin suçlarınızı bağışlar. Ama sız başkalarının suçlarını bağışlamazsanız, Babanız da sizin suçlarınızı bağışlamaz” (Mt. 6,14-15). Havariler bu öğretiye devam ettiler: “Birbirinize karşı iyi yürekli, şefkatli olun. Tanrı sizi Mesih'te bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın” (Ef. 4,32). Affetmeyi becerebilmek için Baba Tanrı’nın daha önce bizi ne kadar çok affettiğini hatırlamalıyız: O bizden sevgisini ‘kazanmamızı’ istemiyor, bize sevgisini bedava veriyor, ama gerçek evlatları olarak Onun davranışlarını öğrenmemizi ve Ondan gelen affı kardeşlerimize vermemizi bekliyor. Kaybolan oğul benzetmesini de hatırlayalım: onda Tanrı’nın, onu terk eden ve davranışıyla inciten oğlunu, büyük affetme kabiliyetini görüyoruz. Baba’nın affı herkes için bir bayram olmaktadır. Ancak diğer oğul babasının davranışından öğrenmemişti: böylece uzak ülkelerde parasını fahişelerle harcayan küçük kardeşinden, daha da ‘uzak’ olduğunu kanıtlıyor.

33

“Bize kötülük edenleri bağışladığımız gibi”. Duanın bu cümlesinde de özne “biz”dir. Daha önce bu “biz” ima edildiğinde Kilisenin ifade edildiğini söylemiştik. Bu bizi teselli ediyor. Çünkü affetmek hiç kolay değil: bazen bize yapılan kötülük o kadar ağır ki onu affetmek için yeterli gücümüz yok. Düşünün, mesela biri sırlarımızı açıkladıysa veya güvendiğimiz biri hırsızlık yaptıysa, eşine tamamen güvenen biri eşi tarafından aldatıldığını gördüyse, biri annemizi veya çocuğumuzu öldürdüyse… affetmek ne kadar zor olur. Affetmeye alışık değilsek, bu bize imkansız gibi gelir. O zaman da nasıl “bize kötülük edenleri bağışladığımız gibi” diyebiliriz? Evet, biz Kilise olarak bağışlıyoruz. Kilise Tanrı’dan alçakgönüllülükle affedilmeyi dileyen herkesi affeder. Kilise, İsa’nın “yetmiş kere yedi” defa affetmek gerektiğini söylediğinde de Ona itaat ediyor! O halde affetmeye kabiliyetli olmadığımı düşündüğümde de şöyle diyebilirim: “Bize kötülük edenleri bağışladığımız gibi”. Bu durumda “ben” demiyorum, “biz” diyorum! Tanrı beni affetmek için ölçüt olarak benim affetme gücümü değil, Kilisenin affetme gücüne bakar. “Bağışladığımız gibi”, ya da “madem ki biz affediyoruz” diye düşünebiliriz. O halde Tanrı’nın merhametini gördükçe bizler de bize karşı bir suç veya eksiklik yapanları affetmeye daha da çok hazır olmalıyız! Affetmekte zorlandığımda Rab’be şöyle demeye alıştım: “Rabbim İsa, o kişiyi sen affet. Seninle karşılaşmasını ve kurtulmasını sağla. Seni tanıyıp, sevmesini sağla” Bu şekilde o kişi benim şahsen onu affetmemden çok daha kârlı çıkacaktır! Her şeyden önce benim de günahkar olduğumu ve günaha düşme tehlikesinde olduğumu hatırlamam da bana çok yardımcı olur. Ben affetmezsem beni kim affedecek? Günahkar olduğumu hatırlamam büyük bilgeliktir; bu beni alçakgönüllü kılar, Tanrı’ya ve insanlara karşı açık olmamı sağlar, ayrıca benim Tanrı ve insanlar tarafından sevilecek duruma kavuşmamı sağlar.

başa dön

 

Bizi günah işlemekten koru

34

“Bizi günah işlemekten koru”. Bu cümle son İncil çevirilerinde, “ayartılmamıza izin verme” şeklinde değiştirildi. Ayartılmak fiilinde Yunanca olarak denenmek, sınanmak anlamını da taşır. O zaman bu dua şöyle anlaşılabilir: günah tarafından ayartıldığımızda günaha düşmemizi engelle, sınandığımızda bizi kendi gayretlerimize bırakma, Sana sadakatimizi göstermek istediğimizde bize destek ol. Kutsal Yazılar, Tanrı’nın arkadaşlarının sınanmaları gerektiğini yazar: sadakatimiz yaptığımız işlerle ispatlanmalıdır, Ona olan imanımızı ispatlamadıkça imanımız güvenilir değil, komşumuza olan sevgimiz anlayışsızlığın ve minnettarsızlığın zorluklarını aşmadıkça güçlü değildir. İbrahim sınandı, herkesten çok sınandı. İshak ve Yakup da sınandı. Yakup’un oğlu, Yusuf’un denenmelerini nasıl aştığını biliyoruz. Musa ve İlyas’ın da Tanrı’ya olan sadakatlerini ispatlamak için katlandıkları yalnızlığı da biliyoruz. Kutsal Kitapların arasında Eyüp Kitabı, ayartmaları aşmamız ve acı veren zor denenmeleri atlatabilmemiz için özellikle yazılıp eklenmiştir. Yudit hemşerilerine şöyle demişti: “Bu ortamda, atalarımızı sınadığı gibi şimdi bizleri sınayan Rabbimize şükredelim. İbrahim’e nasıl davrandığını anımsayın, İshak’ın çektiği büyük sıkıntıları, Yakup’un annesinin kardeşi Laban’ın koyunlarına bakarken Suriye’nin Mezopotamya’sında başına gelenleri anımsayın. Bu büyük sıkıntıların amacı onların kalplerini okumaktı, şimdi de Tanrı bizden öç almıyor, ama Rabbim gönlüne yakın olanları uyarıyor.” (8,25-27). Kutsal Kitap ayartmayı aşamama durumunda olmanın ne olduğunu da açıklıyor: Örneğin, Davut günah tarafından ayartıldığında zina işledi, sonra günahını saklamak için bir de cinayet işledi. Süleyman önce birçok eşe sahip olmak istedi, sonra da, onların putperestliğini kabul etti bile. Pek çok başka kişi de insanın zayıf oluşunun onları nerelere götürebileceğini gösterdi. Kurtuluş tarihi birçok sadakatsizliğin ve sonucunda gelen cezaların hikayesidir, aynı zamanda imanın muzaffer oluşunun ve Tanrı sevgisinin büyüklüğünün hikayesidir. Alçakgönüllüler ayartmaları reddetmeleri için ve denemeleri aşmaları için yardım alırlar, kibirliler ise günaha düşerler: çünkü onlar sadece kendilerine güvenirler, yardım istemezler ve bize tek yardımı dokunabilecek olan Tanrı’dan yardım dilemezler.

35

“Bizi günah işlemekten koru”. Baba’mızın bizi hangi günahlardan veya ayartmalardan korumasını istiyoruz? Bunlar çok mu ya da tek mi? Mutlaka İsa’nın da sabretmesi ve yenmesi gereken ayartmadır. İki değişik İncil yazarı bizlere ayrıntılarıyla bunu anlatmaktadır. İsa çölde denendi, oraya Onu Ruh yollamıştı. Daha sonraları da İsa Ferisilerin veya yazıcıların veya başkalarının sözlerinde de, aynı şekilde günaha teşvik eden şeytanın varlığını hissetmiştir. Şeytan, İsa’nın, kendisinin Tanrı’nın Oğlu olduğunu bilerek yaratılış ve insanlar üzerine gücünü ve hükmedişini göstermesini istiyordu: bu şekilde İsa, Tanrı’yı Baba olarak değil de, ama zorba bir hükümdar olarak, ve kendisini de, istediğini yapan, yaptığının hesabını kimseye vermeyen onun oğlu olarak görecekti. Biz İsa’nın şöyle cevap verdiğini biliyoruz: “İnsan sadece ekmekle yaşamaz; insan Tanrı’nın ağzından çıkan sözlerle yaşar” (Mt 4,4). Şöyle diyormuş gibi: Ben sadece Baba’mın dediğini yapacağım, Onu dinleyeceğim, Ona itaat edeceğim! Ne zamanki “Bizi günah işlemekten koru” diyoruz sanki Baba’dan bizleri, Onu dinlemeye, Ona itaat etmeye, Onun gönderdiği işaretlere dikkatli kılmasını diliyoruz. Kendi düşüncelerimizi, fikirlerimizi takip etmememiz ve bizi çevreleyen dünyanın düşünce şekillerine katılmamamız için, kandırarak insanların kanılarını değiştiren “büyükler”in zihniyetini izlemememiz için bize gerekli ışığı, gücü vermesi için dua ediyoruz. İsa gibi sevgi dolu bir itaate ulaşmamız için yalvarıyoruz. Ayartmalar bize yavaş yavaş yaklaşır, kabul etmemiz gereken ama esasında bizleri Tanrı’nın yüreğinden uzaklaştıran fikirleri sunar, bizi ikna eder: sanki sevgiden önemli şeyler ve haklar varmış gibi gösterir. Bu şekilde de aynen aziz Yuhanna’nın, birinci mektubunda söylediği gibi Tanrı’nın sevgi olduğuna inansak da, Tanrı bir düşünce tarzıymış gibi davranırız. Ayartma İsa’yı evet bir Mesih, ama insanların egoist arzularını yerine getiren bir Mesih olmaya teşvik ediyordu. Ancak İsa, Babası tarafından yeni bir yol kat etmesi için gönderildi. Bu yeni yol sevgi yoludur ve “sonuna kadar” (Gv 13,3) sevmeyi gerektirir, hatta öldürülünceye kadar. Ayartıcı Şeytan bize de aynı şekilde davranır: sadece İsa’ya bağlı kalırsak sevmeye devam edebileceğiz.

36

“Bizi günah işlemekten koru”. Bizi günaha teşvik eden şeytanın, Tanrı’yı olduğu gibi yani seven ve sevgiden mutlu olan gibi görmemizi istemediğini gördük. O bize Tanrı’yı güçlü, diktatör, sahip gibi göstermek ister, böylece kendisi de bir “Tanrı” olarak tanınmayı ister. Hiç birimiz şeytana Tanrı yerine tapmak istemez. Ama ayartıcı çok kurnazca davranır; biz dikkatli olmazsak ve yardım almayı kabul etmezsek kolaylıkla düşebiliriz. Kolaylıkla Tanrı’nın bir baba değil de, bir sahip olduğunu inandıracak işler yapabiliriz ya da davranışlar sergileyebiliriz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, şeytan akıl yürütmelerimizi kullanarak bizi Baba’dan uşaklaştırmaya çalışır. Fakat biz Tanrı’nın sevgi olduğunu ve dolayısıyla ancak sevgi yolunda O’nunla karşılaşmanın mümkün olduğunu biliriz. Hatta, sevgi aracılığıyla kendimiz Tanrı’yı gösterebiliriz ve sevgisinin belirtisi olabiliriz. Fakat akıl yürütmelerimizi izleyerek daha faydalı ya da daha mantıklı olabilecek şeyleri aramaya yönlendirilebiliriz: o zaman da içimize, kendimizi başkalarından üstün zannetmemizi sağlayan bir ruh girer, haklı olduğumuza emin oluruz. O zaman yaşamımız Tanrı’yı göstermez: ne zamanki Rabbimiz İsa’ya tanıklık etmekten çok, kendi haklarıma ve fikirlerime önem verirsem, o zaman başkalarına Tanrı’nın sabırlı, merhametli ve uysal sevgisini tattıramam, tersine kibirliliğin merhametsizliğini ve daima haklı olma isteğimi gösteririm, bunlar da şeytanın özellikleridir. Hakikat, Tanrı’nın sevgisidir: eğer onun sevgisinin bir yönünü göstermiyorsam, hakiki yolda değilim, “haklı” olduğuma çok emin olsam da! Eğer fikirlerim doğru ve ‘haklı’ olarak kabul edilirlerse de, ama kardeşim bende Tanrı’nın sevgisini göremiyorsa, ben hakikatte değilim, yalandayım ve her yerde yalanın kokusunu yayarım. Loyola’lı aziz İgnatius kendine şöyle bir prensip edinmişti: “Tanrı’yı en büyük şekilde yüceltmek için!”. Bu söz davranış ya da teşebbüs gibi birçok şey arasında en “doğrusunu” seçmesine yardımcı oluyordu, yani Tanrı’nın sadık, merhametli, alçakgönüllü, cömert ve sabırlı sevgisini daha çok yansıtanı seçmesine yardımcı oluyordu. Bizler de böyle yaparsak yaşamımız Tanrı’yı gösterir, tatlılığını, iyiliğini, gücünü, sadeliğini herkesin tecrübe etmesi için yardımcı oluruz. Tersine olan her denenme bizi bu yoldan uzaklaştırarak Tanrı’nın güzelliğini ve iyiliğini saklamamıza sebep olur, öyle ki Tanrı’yı ezen bir sahip olarak gösteririz.

37

“Bizi günah işlemekten koru”. Tanrı’ya itaatsizlik yaptığımız her defada yaşamımız bir yalan oluyor: sanki Tanrı’yı yaptıklarımıza, günahımıza ortak yapıyoruz. Dolayısıyla da din adamlarının günahları çok tehlikelidir ve Hıristiyan olmayanlar için, her Hıristiyan’ın günahı da tehlikelidir. Bu sebepten yürekten ve alçakgönüllülükle yalvaralım: “Bizi günah işlemekten koru”. Yaşam, cinsellik, evlilik konusunda ayartılıyoruz; yaratılışa olan saygıya karşı, Tanrı’ya adamak gereken dua zamanlarına karşı ayartmalar yaşıyoruz. Şeytan yaşamımızın ve aldığımız armağanların birçok yönüne zarar vermeye çalışır, Tanrı ile işbirliği yapabileceğimiz fırsatları yok etmeyi ister. Bizi her şekilde ayırmak için uğraşır. Şeytan “bölücü” demektir. O bizi Tanrı’dan ayırmak ister, aramıza anlaşmazlık tohumu atmak ister. O Kutsal Ruh’un yaptığını yıkar: çünkü Kutsal Ruh birlik ve barış ruhudur, şeytan ise bölünme ve savaş ruhudur. Şeytan mutlu olmamızı istemez, bu sebepten de sadece İsa’nın bize verebileceği birlik sevincini engellemeye çalışır. Her ayartmanın meyvesi günahtır, günah hiçbir zaman bir yardım değildir. Şeytan bizi arkadaşlarımıza günahta da yardımcı olmamız gerektiğine inandırmaya çalışır. Bu yöntemle birçok gencin “anlaşma” veya “deneme” uğruna Tanrı’nın emirlerine karşı gelmelerini sağlar. O zaman da evliliğe hazırlanacaklarına, evliliği anlamamaya hazırlanırlar, onu yaşayamamaya, evlilik temellerini kaya yerine kum üzerine kurmaya başlarlar. Şeytan her şeyden önce Kilisede bölünmenin var olmasını ister. O, mahalli kiliselerde, cemaatlerde ve manastırlarda bölünme tohumları eker: başardığı yerlerde de artık Tanrı’nın mevcudiyeti ve İsa’nın mükemmel sevgisi hissedilemez. İsa’nın kendisi de Baba’ya, şakirtlerini “bölücü”den koruması ve aralarına birlik lütfünü vermesi için yalvardı. Hıristiyanlar birlik içersinde yaşayarak Baba ile Oğul arasındaki sevgi doluluğunu gösterirler: bu şekilde dünya için ilahi ışık ve lütuf olurlar.

başa dön

 

Bizi kötülükten kurtar

38

“Bizi kötülükten kurtar”. İsa bu isteği, duanın sonuna bıraktı: kötülük pek çok kez hıristiyanın yaşamında ve yaşadığı dünyada vardır, bu sebepten ondan kurtulmayı istemek önemlidir. İnsan tek başına kötülüğü yenemez, ne onu dışarıdan etkileyeni, ne de onun yüreğinden doğanı. “Bizi kötülükten kurtar”. Bu cümleyi İncil yazarının dilinde okuyan, tercümeyi daha da sert yapabilir: “Bizi kötü Olan’ın pençesinden kurtar”. Kötü olan, yani Şeytan ya da İblis bizi yakaladı, hatta aziz Petrus’un bir söylemi gibi de diyebiliriz: “Düşmanınız İblis kükreyen aslan gibi yutacak birini arayarak dolaşıyor” (1Pt 5,8). Şeytan ondan kaçmamıza izin vermiyor, bizi ele geçiriyor. Zaten o, yaşamımıza karıştı ve üzerimizde hak iddia ediyor. Hayatımızda hem kendi günahlarımızın sonuçları var, hem de atalarımızın günahlarının kötü meyveleri miras olarak kaldı: sadece haksızlıkların meyvesi olan zenginlikler değil de, düzensiz duyguların ve ilişkilerin durumları da vardır, bölünmeleri ve anlaşmazlıkları besleyen davranışlar vardır: bazen de şeytan niçin bizim hakkımızda hak iddia ediyor anlayamayacağımız sebepler vardır. Düşman ona borçlu olduğumuzu söyleyebilir, en azından bir parça. Bunun farkına varmak ve bundan kurtulmak için yardım sadece yukarıdan, Tanrı’dan, insanları evlatları gibi seven Tanrı’dan gelebilir. Bu sebepten Göklerdeki Pederimizin, “bizi kötülükten”, İblisin pençesinden, kurtarmasını isteriz. Bizim şeytandan uzaklaşmak için ne yeterli gücümüz ne de yeterli cesaretimiz vardır, hatta ondan uzaklaşmak için yeterli kararlılığımız bile yoktur. Eğer Baba yardımımıza koşmazsa bizler zincirlenmiş gibi kalıyoruz. Şeytan bizi kandırıyor, aynen şahinin çayırkuşunu yuttuğu veya yılanın hayvanları kandırıp yediği gibi. Tanrı’dan ağlamalarımızı dinlememesini dileyelim: yaşamımızı kurtarması için gerekli olan tüm yolları, gerekiyorsa bize acı çektiren yolları da, kullansın. Maalesef Tanrı bizi Kötü’den kurtarması için bazı acılı eylemler gerçekleştirmesi gerekmektedir: bazen hastalıklardan, veya ümidimizi kaybetmekten, düş kırıklığından veya yaptıklarımızın yok olmasından geçmesi gerekmektedir. Göklerdeki Babamız için yaşamımız önemlidir ve daha az değerli bir şey için yaşamımızın yıkılmasına göz yummaz. Hatta bizler de bunu Ondan, şöyle dua ederek, diliyoruz: “Bizi kötülükten kurtar”.

39

“Bizi kötülükten kurtar”. İsa, şakirtleri için Baba’sına dua ederken şunu istedi: “Onları dünyadan uzaklaştırmanı değil, Kötü’den korumanı istiyorum” (Yh. 17,15). O biliyor ki dünyanın tehlikeleri “dünyanın Prensi”nden gelmektedir, yani ilgiyi çeken, aldatan, baştan çıkaran ve kandıran Şeytandan! Şeytan, hem Tanrı’ya itaatsizlik olanı iyi göstermeyi becerir, hem de ilahi isteğe karşı yaptığımız seçimlerin kötülüğünü görmemizi de engeller. Biz daima uyanık ve dikkatli olmalıyız. Tanrı’nın isteğine göre olmayan her seçim yaşamımıza iyi meyve veremez. Tanrı tarafından istenmeyen her şey, güzel gözükse de, aldatmacadır. Uyanık olmamız bizi yaptığımız ve karar verdiklerimiz Rab tarafından kutsanıyor mu, onaylanıyor mu, Onu yüceltiyor mu, öğretilerine uygun mu, sorusunu sorgulamamıza getirmeli. Maalesef daima uyanık değiliz ve dolayısıyla ruhani seçimi de yapamayız. Böylece çok sık olarak hataya ve günaha bulaşırız. Şeytan gözlerimizi ve yüreğimizi bozar, içimize kıskançlık ve kızgınlık, ahlaksızlık, tembellik ve yüzeysellik, hırs, kendini beğenmişlik ve gurur tohumlarını eker. Çoğu kez yüreğimizde ve bedenimizde kötülüğü buluruz ve nereden geldiğini bilmeyiz, ama Rab’bin Sözleri bizi aydınlatır. Kötülüğü Şeytan ekmiştir, aynen İsa’nın benzetmesindeki düşmanın kötü otu buğday tarlasına ektiği gibi! Bizlerin Şeytanın içimize yaptığı kötülükten ve güçlü etkisinden kurtulma kabiliyetimiz yok. Ancak Babamız Tanrı’dan yardım dileyebiliriz. O, İsa’yı insanları Şeytanın baskısından kurtarmak için yolladı. Aziz Petrus, yüzbaşı Kornelius’a da bunu anlatmıştı: “İsa her yanı dolaşarak iyilik yapıyor, İblis'in baskısı altında olanların hepsini iyileştiriyordu (Hav. Kit. 10,38). Baba bizlerin duasını dinliyor ve İsa ile birlik içersinde olmamızı sağlıyor: “Bu dünyanın Prensi geliyor. Onun benim üzerimde hiçbir yetkisi yoktur” (Yh. 14,30). “Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Baba’m her şeyden üstündür. Onları Baba’nın elinden kapmaya kimsenin gücü yetmez” (Yh. 10,28 vs). İsa bizi her kötülükten korur, müdafaa eder. Bunu yapabileceği yollar sonsuzdur, meleklerden bile faydalanabilir! Bunların arasından özellikle Baş melek Mihail’den faydalanabilir, Vahiy Kitabında (12,7) onun hakkında Şeytanı yendiği ve kovduğu yazılıdır. “Bizi kötülükten kurtar”.

başa dön

 

Devam etmek...

40

İsa’nın şakirtlerine öğrettiği duayı gözden geçirdik. Tanrı ile ilişkimizi geliştirmek için gereken davranışları inceledik. Gerçekten de dua, Tanrı ile gerçek bir buluşma ise sadece sözlerden değil, özellikle tüm yaşamımızı değiştiren içsel ve dışa dönük davranışlardan ibarettir. Eğer gerçek bir dua ise söylenilen sözlerle sona eren bir eylem değildir, saatlerce, günlerce, haftalarca devam eden yaşamdır. İsa bize dua etmeyi öğretirken, yaşamayı da öğretti. Yaşamımız başkalarından saklı değil, aksine herkesin gözleri önündedir; herkes yaşamımızdan yardım, teselli ve güç alabilir. Dua etmemiz de, saklı bir eylem değildir, aslında yüreğimizde gerçekleşse de. Dua ederken içimize dönük bir davranışımız olur, etrafımızı çevreleyen maddiyatçı dünyadan uzaklaşırız. Duamız ilk önce kendimize olmak şartıyla Göklerdeki Babamızın önünde olduğumuzu göstermelidir, bu sebepten gözlerimizi yukarı kaldırır, ellerimizi O’na doğru yükseltiriz. Bu hareketler anlam doludur. Bazı kişiler bu pozisyonu almakta zorlanırlar, çünkü bu hareket kendimizden içsel olarak ayrılmayı ve gözlerimizle göremediğimizi, sadece yüreğimiz ve imanımızla gördüğümüzün mevcudiyetini kabullenmek anlamına gelmektedir. Ellerimizi ve kollarımızı haç şeklinde açmak zor olabilir, çünkü bu, sevgisini tam ve mükemmel olarak haçta yaşamış olan Tanrı’nın Oğluna uygun yaşamayı kabullenmektir. Ellerimizi kaldırıp dua ettiğimizde şunu söylemiş oluyoruz: “İçimde yeni ve saf bir yürek yarat, beni haçta kendini sunan Oğlunla bir bütün yap, bu dünyada ölmek anlamına da gelse herkesi seven sevginle beni doldur”. Duamız her zaman haç işareti ile başlar ve sona erer; imanlı olarak derin arzularımızı özetleyen bir işarettir: daima Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’un sevgisinde olmak ve İsa’nın haçta gösterdiği ve yaşadığı sevgiye somut bir şekilde katılmaktır. Çoğu kez haç işareti bizleri ilgisiz bırakıyor, hiçbir şeye yaramıyor, çünkü yürekten değil alışkanlıktan gelmektedir. Haç işareti bize vaftizimizi ve dolayısıyla da yeni yaşamımızı, yani artık dünyanın etkisinden özgür olan yaşamamızı hatırlatmalıdır. Bu işaret, haçta Tanrı’nın gerçek şanını, yani o anda tam olarak Tanrı’nın sevgisini göstermekte olan İsa ile birlik olma arzumuzu doğurmalı ve kuvvetlendirmelidir. Haç işareti yaparken içimizde bu duygular varsa, o zaman Göklerdeki Pederimiz duasını söylemeye hazır oluruz ve bu duayı bitirdiğimizde de Tanrı ile buluşmamız sona ermez!

başa dön

 

Sonuçlandırmak için

Bu kitapçığın alt başlığı garip gelebilir: «Dinlenen dua için 40 adım ». Dua ne zaman “dinlenmiş” oluyor?

Gerçek dua daima dinlenir; nitekim Baba’nın, evlatlarını dinlememesi mümkün değildir, çünkü İsa, “Dileyin, size verilecek; kapıyı çalın, size açılacaktır“ diye söz verdi. XX° yüzyılda Mısır’daki en eski manastırların birinde yaşamış bir baş kesiş, Matta el Meskin, bize güven verici bir düşünce sunuyor. Duamız gerçek olduğu zaman Tanrı tarafından dinlenir ve yerine getirilir. Eğer dua etmenin, bir şey dilemek olduğunu düşünürsek, o zaman görüyoruz ki, Tanrı daima bizi dinlemiyor. Ancak ve ancak O; bize, sevdiklerimize ve Kiliseye neyin gerçekten iyi olup olmadığını bilir, bizler bilemeyiz. Ancak O, istediklerimizi vermezse de, bize en gerekli olanı, en değerli armağanı, yani Kutsal Ruh’u verir, bunu O’ndan dilemeyi bilemememize rağmen... Kutsal Ruh aracılığıyla Tanrı kendi sevgisine katılmamızı, dolayısıyla da tanrısal olmamızı sağlar! Baba hayatımızı değiştirerek duamızı yerine getiriyor. Eğer dua ederken gerçekten dua edersek, Tanrı ile bütünleşiyoruz, sevgisi tarafından değiştiriliyoruz ve bilgeliği ile dolduruluyoruz. Böylece dua ettikten sonra, yumuşak huylu, alçakgönüllü, sabırlı, barışla dolu, huzurlu, sadık, iffetli, neşeli, kardeşlere yardım etmeye hazır, dünyanın şeylerinden özgür ve göksel değerlere dönük olacağız. Gerçekten duamız yerine getirilmiş oldu! Tersine eğer dua etmemiz gerçek olmazsa, dua ettikten sonra, kibirli, kavgacı, iffetsiz, sabırsız, egoist, paraya ve mantıklarımıza bağlı kişiler olarak kalacağız.

İsa’nın bize gösterip öğrettiği gibi dua etmemiz gerçekten gereklidir, öyle ki, devamlı değiştirilelim, her gün ve her saat Baba’nın sevgisine dalmış olabilelim. İsa bize dua etmeyi öğretmeye devam etmek ve duasına bizi kabul etmek istiyor ve buna seviniyor. Mesih İsa şu amaçla geldi; bizim, O’nun Kanı tarafından arındıktan sonra, O’nun Ruh’u sayesinde ilahiliğine katılabilmemiz ve dünyaya ışığını ve lütfunu yayabilmemiz için geldi.

başa dön